Dr. Şerif Onur BAHÇECİK

 

Tebliği Buradan İzleyebilirsiniz.

Uluslararası Sivil Toplum Örgütleri ve Ailenin Korunması: Tanınma ve Bölüşüm[1]

Özet

Amerikalı toplum kuramcısı Nancy Fraser, 1990’lı yıllarda yayımlanan ünlü makalesinde günümüzün siyasal çatışmalarının iki temel adalet mücadelesi mantığı temelinde analiz edilebileceğini iddia etmiştir. Bunlar bölüşüm ve tanınma mücadeleleridir. Bölüşüm mücadeleleri adaletin ekonomik yanına odaklanırken tanınma mücadeleleri de kimlikler ve toplumsal değerlere odaklanmıştır. Görüngesel ikicilik (perspectival dualism) olarak adlandırılan bu yaklaşım toplumsal adalet tartışmaları üzerinde önemli bir etki yaparken, Fraser’ın iddiası bazılarınca eleştirilmiştir. Fraser’ın yaklaşımının tanınma sorunlarını anlamada yetersiz kaldığı (Yar, 2001) ve sunulan çerçevenin sadece tanına sorunlarını değil bölüşüm sorunlarını da anlamada yetersiz olduğu (Swanson, 2005) iddia edilmiştir. Bu yazarlar,  günümüz adalet mücadelelerini anlamak için “çok eksenli” ya da karmaşık bir çerçevenin gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Bu katkı ailenin korunması alanında çalışan Uluslararası STÖ’lerin söylemlerini literatürdeki bu tartışma açısından analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Anahtar kelimeler: Sivil Toplum Örgütleri, Ailenin Korunması, Toplumsal Adalet, Hak Savunuculuğu

 

International NGOs and the Protection of Family: Recognition and Redistribution

Abstract

Writing in the late 1990s, American social theorist Nancy Fraser argued in her well-known article that contemporary political conflicts could be analyzed on the basis of two fundamental paradigms of justice: redistribution and recognition. Redistribution struggles focused on economic aspect of justice, whereas recognition struggles focused on identities and social values. This argument –known as perspectival dualism– has made a significant impact on the discussions of social justice. Critics of Fraser have argued that her dualism fails to understand the problems of recognition (Yar, 2001) while others argued that this problem is not only about the cultural aspect of struggles for justice but also the distributional aspect (Swanson, 2005). Thus, authors suggest that a “multi-axial” or complex framework is necessary to conceptualize contemporary struggles for justice. This contribution seeks to analyze the discourses of the INGOs working on the protection of family on the basis of these discussions in the literature.

Keywords: NGOs, Protection of Family, Social Justice, Advocacy

 

 

 

Giriş: Ailenin Korunması

Nazi rejiminin İkinci Dünya Savaşı esnasında yol açtığı vahşet, ailenin koruması hakkının İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne girmesinin temel nedenlerinden biridir. Ne var ki Evrensel bildirgenin müzakeresi aşamasında bile bazı ülkeler aile ve evlilik kavramının metindeki tanımlarına itiraz etmişlerdir. Daha sonraki yıllarda aile, toplulukların kalkınmasında önemli bir aktör olarak görülmüştür. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve BM Ekonomik ve Sosyal Konsey ailenin korunmasının kalkınma için öneminin altını çizmiştir. Uluslararası Sivil Toplum Örgütleri de ailenin insan hakları ve kalkınma açılarından önemine dikkat çekmede için önemli bir rol oynamışladır. Ailenin korunması her ne kadar Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasına girmemiş olsa da, pek çok örgüt hala aile ve aile hayatının toplumun yaşamsal unsurları olduğunu vurgulamaktadır (BM, 2015).

 

Bu çalışma ailenin korunması alanında çalışan Uluslararası STÖ’lerin söylemleri ile toplumsal adalet mücadeleleri üzerine geliştirilen sosyal bilimler yazını çerçevesinde inceleyecektir.  Çalışma (1) Nancy Fraser’ın önerdiği iki temel adalet mücadelesi türü fikrinin ailenin korunması alanında çalışan Uluslararası STÖ’ler için geçerli olup olmadığını ve (2) bu STÖ’lerin söylemlerinin “çok eksenli” çerçeve içerisinde anlaşılıp anlaşılamayacağını araştıracaktır.

 

Çalışma, yöntembilimsel açıdan Uluslararası STÖ’lerin ürettiği hak savunuculuğu materyallerinin söylem analizine dayanmaktadır. Bunun için 2015 yılında BM İnsan Hakları Konseyi’ne ailenin korunması raporu için STÖ’lerin yolladıkları metinlerden faydalanılacaktır (UN Human Rights Council, 2016).

 

Soğuk Savaş Sonrası Toplumsal Adalet Tartışmaları

Soğuk Savaş dönemi Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan jeopolitik bir güç mücadelesi olarak yaşanmıştır. Ancak iki kutbun önderliğini üstlenen bu ülkeler arasındaki rekabetin sadece siyasi bir mücadele olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu mücadele, diplomatik, ekonomik ve siyasi boyutlarının yanı sıra toplumsal boyutları da olan bir mücadeledir (Saull, 2007). Sovyetler ve ABD arasındaki mücadele devlet dışı aktörlerin de dâhil olduğu bir mücadeledir. Bu mücadelenin yarattığı rekabet nedeniyle, Soğuk Savaş boyunca toplumsal mücadeleler liberal ve sosyalist sosyo-ekonomik sistemlere referansla ilerlemiştir. Sovyetler Birliği gibi bir ülkenin varlığı uzun süre merkezi planlamaya dayanan sistemlerin bir alternatif olarak gündemde kalmasını sağlamış, ta 1980’lerde bile üretim araçlarının kamusal mülkiyeti prensibi ekonomik politikalarda etkisini göstermiştir. Kısacası, Sovyetler ve ABD arasındaki rekabet toplumsal mücadeleler üzerinde her zaman doğrudan bir etki yapmasa bile bu mücadelelerin genel çerçeve ve dağarcığını belirleyen bir güç olmuştur.

 

1980’li yıllardan itibaren ise, işçi sınıfı ve işveren arasındaki ilişkilerin ötesine geçen toplumsal mücadeleler iyiden iyiye kurumsallaşmıştır. 1960’lı yıllarda ABD’de sivil haklar mücadelesi, savaş karşıtı hareket, Avrupa’da ise gençlik hareketleri, barışçı ve çevreci hareketler bu kurumsallaşmanın arka planını oluşturmaktadır. 1960’lardaki hareketler, işçi sınıfı ve işverenler arasındaki ilişkilerin sınıfsal niteliğinin dışında, bölüşüme ve ekonomik konulara odaklanmayan, kişilerin ekonomik sistem içerisindeki konumu üzerinden değil diğer kimlikleri üzerinden bir araya geldiği tanınma mücadelelerini öne çıkarmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve ekonomik dönüşümler de sınıf üzerinden siyaset yapan sendika gibi oluşumları giderek zayıflatmış ve yeni toplumsal hareketleri öne çıkarmıştır (Arrighi, 2004).

 

Eldeki çalışmanın ana tartışma eksenlerinden biri olan tanınma ve bölüşüm siyasetleri arasındaki gerilim de böyle bir siyasi bağlamda ortaya çıkmıştır. Nancy Fraser’ın “From Redistribution to Recognition? Dilemmas of Justice in a ‘Post-Socialist’ Age” adlı çalışması, adından da anlaşılabileceği gibi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ortaya çıkan siyasi durumda adalet mücadelelerinde strateji tartışmalarına yapılan bir müdahaledir. Bu makale ilk defa 1995 yılında New Left Review dergisinin 212. Sayısında yayımlanmıştır (Fraser, 1995). Daha sonra 1997 yılında yazarın başka makaleleri ile birlikte Justice Interruptus adlı kitapta yeniden basılmıştır (Fraser, 1997).

 

Bu çalışmada öncelikle Fraser’ın anılan makalesi incelenecektir. Daha sonra Fraser’ın iddialarına yönelik eleştiriler ele alınacaktır. Konu hakkındaki tartışmalar böylece aktarıldıktan sonra görgül (emprical) araştırmaya geçilecek ve söz konusu tartışmada dile getirilen iddiaların ailenin korunması alanında çalışan uluslararası STÖ’lerin söylemlerini ne derece betimleyebileceği incelenecektir. Her ne kadar Fraser’ın makalesi adalet mücadeleleri terimini kullansa da konu insan hakları ile yakından ilgilidir. Öncelikle insanların haklara sahip bir kişi olarak tanınması geçekleşmeden insan haklarından bahsetmek mümkün değildir (Arendt, 1949). Bölüşüm konusu da yine insan hakları ile doğrudan bağlantılıdır ve bölüşüm politikaları ikinci kuşak olarak bilinen ekonomik ve sosyal hakların gerçekleştirilmesi için önemlidir.

 

Fraser ve Tanınma/Bölüşüm Tartışmaları

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki New School for Social Research adlı üniversitede profesör olarak görev yapan Nancy Fraser, “Adjudicating between Competing Social Descriptions: The Critical, Empirical and Narrative Dimensions (with an Application to Marxism)” başlıklı doktora tezini City University of New York’ta 1980 yılında savunmuştur. Tezinde toplumsal gerçekliği açıklamak için kullanılan kuramların nasıl seçildiğine dair bir açıklama geliştiren Fraser’ın yorumsamacı bir yaklaşımı benimsemesi 1990’lı yıllarda savunageleceği iddiaların da entelektüel temelini oluşturmaktadır (Fraser, 1980).

 

İlk kez 1995 yılında yayımlanan makalesi incelendiğinde Fraser temel olarak adalet kavramına eğilerek Sovyetlerin yıkılmasının ardından ortaya çıkan geçerli siyasi durumda bölüşüm mücadelelerinden çok tanınma mücadelelerinin önem kazandığını tespit etmektedir (Fraser, 1997, s. 1). Buna göre, “tanınma mücadelesi” veren gruplar en çok “milliyet, etnisite, ‘ırk’, toplumsal cinsiyet ve cinsellik” temaları etrafında mobilize olmakta, grup kimliği sınıf çıkarının yerini almaktadır. Burada temel adaletsizlik sömürü değil kültürel tahakkümdür. Buna bağlı olarak da “siyasi mücadelenin temel hedefi,” “bölüşüm” değil “kültürel tanınmadır” (Fraser, 1997). Fraser’a göre kimliğe vurgu yapan tanınma siyasetinin ortaya çıktığı bağlama bakıldığında yoksulluk ve eşitsizliğin giderek arttığı, ABD ve İsveç gibi gelişmiş ülkelerde bile önemli sosyo-ekonomik sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu durumda ekonomik bölüşüm ve yeniden dağıtım gündemlerini vurgulamayan toplumsal mücadeleler ve insan hakları aktivizmi bir soru işareti doğurmaktadır. Küresel düzeyde var olan ekonomik sorunlara ve “artan maddi eşitsizliğe” rağmen “‘çıkar’, ‘sömürü’, ‘bölüşüm’ gibi terimler” (1997, s. 12) üzerinden ilerleyen sosyalist siyaset neden gündemden düşmüştür? Fraser bu soruya iki yanıt verildiğini söyler. Biri Marksizm’in sosyalist mücadelelerin başarısızlığını açıklamak için kullandığı geleneksel kavram olan “yanlış bilinç” iddiasıdır. Buna göre, kitleler ve özel olarak da işçi sınıfı, yönetici sınıfların ideolojik hâkimiyeti nedeniyle kapitalist sistemin sömürüsünün farkına varamaz ve sistemin kendi lehlerine de işlediğini düşünür. Bu nedenle kapitalist sisteme yönelik her hangi bir mücadele içerisinde yer almaz ve bireysel çözümler aramaya yönelir. Diğer açıklama ise Sovyetler Birliği ve onun temsil ettiği komünist ideolojinin zaten kültürel meselelerde “kör” olduğu ve ortaya çıkan kimlik eksenli mücadelelerin de bu körlüğe bir tepki olarak görülmesi gerektiği iddiasıdır. Buna göre de Soğuk Savaş süresince toplumsal mücadeleler Sovyetler Birliği’nin ideolojik etkisi altında kalarak işçi sınıfı ve işveren arasındaki sorunları vurgulamış; bölüşüm sorunları yoğun olarak tartışılırken etnik, dini kimlikler ve toplumsal cinsiyet ile ilgili sorunlar gündemde yeterince kendisine yer bulamamıştır. Bunun nedeni de bölüşüm mücadelesinin tanınma ile ilgili sorunlarla ilgilenmemesi, önemsemesi veya ikincil olarak görmesidir.

 

Fraser’a göre bu iki iddia durumu açıklamak için yeterli değildir (Fraser, 1997, s. 12). Burada Fraser önerilen iki yanıt yerine nasıl bir yanıt vermeliyiz diye sorar. Ancak ilginç bir şekilde kendi sorduğu bu soruya hiç yanıt vermeden toplumsal mücadelelerin yeni bir entelektüel ve pratik görevle karşı karşıya olduğunu ifade eder. Bu görev “tanınmanın eleştirel bir kuramını geliştirmektir” (1997, s. 12). Ona göre adalet mücadelesi aynı anda hem bölüşüm hem de tanınma siyasetini gütmelidir. Geliştirilecek eleştirel kuram da “sadece eşitliğin toplumsal siyaseti ile tutarlı bir şekilde birleştirilebilecek olan farklılığın kültürel siyaseti versiyonlarını” savunmalıdır. Başka bir ifade ile farklılığı vurgulayan tanınma siyasetleri her zaman eşitliği vurgulayan bölüşüm siyasetleri ile birlikte yürüyemez. Fraser’ın eleştirel kuramı belli kriterler geliştirerek tanınma siyasetinin bazı türlerini eşitlik siyaseti ile uyumlu olmadığı için dışarıda bırakabilen bir eleştirel kuramı hedeflemektedir. Burada Fraser insan haklarını temel bir başlangıç noktası olarak kabul ederek, bunlara aykırı tanınma mücadelelerini tartışmanın da dışında bırakmaktadır.

 

Fraser, bölüşüm ve tanınma arasındaki ilişkiyi bir ikilem (dilemma) olarak adlandırır (Fraser, 1997, s. 13). Toplumsal mücadeleler içinde bölüşüm ve tanınma siyasetleri her zaman ilişkilidir. Bu mücadelelerin talepleri zaman zaman örtüşür zaman zaman ise çelişir. Fraser, iki tür mücadelenin de temel olarak adaletsizliklere karşı geliştiğini, hatta adaletsizliğin iki temel kavranışının sosyo-ekonomik adaletsizlikler ve kültürel/sembolik adaletsizlikler olduğunu kabul eder. Bu iki durum da adaletsizlik olduğuna göre, bunlar arasında bir çelişkini ortaya çıkması toplumsal mücadeleler açısından bir ikilem ortaya koymaktadır. Bu iki tür adaletsizlik için iki farklı çare vardır: siyasal ve ekonomik yeniden yapılandırma ve kültürel ve sembolik değişim. Fraser sıklıkla, adaletsizlikler ve çareler arasındaki bu ayrımları yapmanın gerçek hayatta çok zor olduğunu ancak bunlar üzerine düşünebilmek için analitik bir ayrım yapmak gerektiğini ifade eder. Bu ayrımlar üzerine düşünüldüğünde, tanınma ve bölüşüm taleplerinin temelde bazı çelişkilerinin olduğu ortaya çıkar. Tanınma siyasetleri belli grupların farklılıklarını vurgularken bölüşüm siyasetleri eşitliği vurgulamaktadır. Bu durumda iki tür adaletsizliğe de maruz kalan insanlar hem farklılık hem de eşitlik istemek durumundadır. Fraser bu durumu anlatabilmek için iki örnek ele alır. Buna göre işçi sınıfının yaşadığı sömürü, yoksulluk gibi sorunlar sadece bölüşüm siyaseti ile giderilebilir. Eşcinsellerin yaşadığı sorunlar ise sadece tanınma siyaseti ile giderilebilir. Bu açıdan iki siyaset arasında bir sorun görünmemektedir. Ancak, ırk ve toplumsal cinsiyet kimlikleri ile ilgili sorunlarda ise bölüşüm ve tanınma arasında bu şekilde net bir ayrım yapılamaz. Bu tür kimlikler iki tür siyaseti de gerektirdiğinden aralarında bir ikilem ortaya çıkmaktadır. Fraser’a göre tanınma ve bölüşüm siyasetleri mücadeleyi “iki zıt tarafa çeker ve aynı anda sürdürülemez” (Fraser, 1997, s. 21). Bu iki mücadele türü aynı nasıl aynı anda yapılabilir?

 

Fraser, çalışmasının ilerleyen sayfalarında toplumsal mücadeleler arasında bir ayrım yapmaya girişir (Fraser, 1997, s. 23–25). Şu ana kadar toplumsal mücadeleleri analitik olarak ayırıp onların niteliği üzerine eğilmeyen yazar varsayımlarını bir kenara bırakarak bölüşüm ve tanınma siyasetlerine alternatif yaklaşımlar geliştirilebileceğini ifade eder. Buna göre toplumsal adaletsizliklerin çareleri sorunları yaratan temel kaynağa yaklaşım açısından olumlayıcı ve dönüştürücü şeklinde ikiye ayrılabilir (Fraser, 1997, s. 23). Olumlayıcı çareler toplumsal süreçlerin “adil olmayan çıktılarına” odaklanarak altta yatan nedenlerle ilgilenmezler. Örneğin belli etnik gruplara yönelik ayrımcılığı hedef alan olumlayıcı çareler sadece bu etnik grubun kültürel değerine vurgu yaparak üyelerin değersizleştirilmesine karşı çıkar. Dönüştürücü çareler ise değersizleştirme olarak beliren toplumsal çıktıların ötesine geçerek toplumda etnik gruplar arasında hiyerarşik bir ilişki olmasına karşı çıkmaktadır. Burada amaç “farklılıkları, tekil ve evrensel bir insan kimliğinde çözmek” değil farklılıkları korumak ancak kimliklerin kemikleşmesine itiraz etmek ve bunların sabit yapılar olmadığını ortaya koymaktır. Fraser bu açıdan “ana akım çokkültürcülüğü” eleştirerek, bu çarenin sadece farklı grupların kendilerini iyi hissetmelerine yarayacağını, toplumdaki diğer kişilerin bakışını değil azınlık kültürü içindeki insanların deneyimlerine odaklanarak temel yapıları değiştirmeye girişmediğini ifade eder. Fraser bu şekilde tanınma ve bölüşüm siyasetleri arasındaki çelişkinin tam olarak ortadan kaldırılamasa bile en aza indirgenebileceğini iddia etmektedir (Fraser, 1997, s. 26). Bu iddiası ile yazar başta bahsettiği eleştirel kuramına dönüş yaparak, bölüşüm siyaseti ile uyumlu olan tanınma siyasetlerinin sadece toplumsal adaletsizliğin temelini hedef alan çareleri güden mücadeleler olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

                                                                                       

Tanınma ve Bölüşüm Çerçevesine Yönelik Eleştiriler

Fraser’ın çalışması toplumsal kuram ve genel olarak sosyal bilimler alanında önemli bir tartışma başlatmıştır. Makalenin ardından Social Text dergisi 52-53. sayılarını Fraser’ın makalesinin tartışılmasına ayırmış ve Judith Butler ve Iris Young gibi önemli düşünürler tartışmaya katılmıştır. Bugüne kadar, Google Scholar adlı arama motoru verilerine göre Fraser’ın makalesi 3233 atıf almıştır. Bu etkili çalışmaya yönelik pek çok eleştiri yapılmıştır. Biz burada sadece toplumsal mücadelelerin kavramsallaştırılması ile ilgili eleştiriler getiren iki çalışmaya değineceğiz. Bu eleştiriler insan hakları mücadelesi ile de doğrudan ilgilidir.

 

Öncelikle Majid Yar’ın çalışmasını ele alalım (Yar, 2001). Yar her ne kadar Fraser’ın çalışmasının toplumsal adalet mücadelelerini yeniden düşünmek için kavramlar geliştirme şeklinde özetlenebilecek olan temel amacına olumlu yaklaşsa da çalışmanın sınırlı olduğunu iddia etmektedir. Yar’a göre Fraser’ın sunduğu çerçevenin temel sorunu tanınma siyasetini çok dar “kültüralist” anlamda almasıdır. Yar, Fraser’ın kültür ve ekonomiyi ayırdığını ve bu ayrımı da farklı toplumsal mücadele mantıkları arasında bir ayrım yapmak için kullandığını ifade etmektedir (Yar, 2001, s. 292). Ne var ki, kullanılan tanınma kavramı çok dar olduğu için bölüşüm siyaseti ile ilgisi de tam olarak ortaya konamamaktadır. Yar’a göre bölüşüm ile ilgili taleplerin kendisi doğrudan tanınma ile ilgilidir. Örneğin sömürüye karşı bir adalet iddiası geliştirdiğimizde aslında aynı zamanda “kim olduğumuz, değerimizin ne olduğu ve nasıl bir muameleye layık olduğumuz ile ilgili” iddiaları da dile getirmekteyiz (Yar, 2001, s. 292). Bu yüzden saf bir tanınma siyaseti ve aynı şekilde saf bir bölüşüm siyaseti olamaz.

 

Yar, Alman filozof G.W.F. Hegel üzerine çalışmaları ile tanınan Axel Honneth’ten faydalanarak Fraser’ın tanınma siyaseti kavramsallaştırmasının çok dar olduğunu göstermektedir. Buna göre tanınmanın Hegel’in aile, sivil toplum ve devlet kavramlarına denk düşen üç boyutu vardır: tekillik (singularity), tikellik (particularity) ve evrensellik (universality). Bir kişinin kendisini gerçekleştirebilmesi için bu üç eksende de tanınması gerekmektedir. Yar’ın aktardığı gibi, Honneth’e göre, bu şekilde tam bir gerçekleşme olması için kişinin hem arkadaşlık ve aşk gibi ilişkiler içerine girmesi, hem yasal haklar temelinde tanınması hem de diğer kişilerle bir karşılıklı itibar ve hesaba katılma ilişkisine girmesi gerekir. Bu eksenler açısından adaletsizlik de vücudun ihlali, hakların inkârı ve yaşam şeklinin aşağılanmasıdır. Yar’a göre Fraser’ın tanınma siyaseti sadece yaşam tarzı ile ilgili olan itibar eksenine baktığı için eksiktir (Yar, 2001, s. 299).

 

Benzer bir şekilde Swanson (2005) da Fraser’ın kategorilerini oldukça dar bulmaktadır. Yazara göre Fraser, tanınma ve bölüşüm siyaseti arasındaki farkları temelde bunlar için ortaya atılan çarelere indirgemektedir. Bu tür mücadeleler arasında kendiliğinden bir çelişki ya da sinerji beklemek doğru olmaz. Ayrıca tüm toplumsal mücadeleleri sadece tanınma ve bölüşüm kategorileri altına sokmaya çalışmak stratejik olarak faydalı değildir. Swanson’a göre önemli olan tanınma ve bölüşüm siyasetlerinin soyut olarak çelişip çelişmemesi değil, “gerçek mücadelelerin somut amaçlarının ortaya konmasıdır” (Swanson, 2005, s. 91). Bu nedenle tanınma ve bölüşüm siyasetlerine kavramsal olarak bağımlı kalınmamalı, toplumsal süreçler ekonomik, siyasal ve kültürel eksenlerde çözümlenmelidir (Swanson, 2005, s. 92). Somut bir örnek üzerinden gidildiğinde Swanson’a göre Fraser şirket birleşmelerinden doğan işsizlik sorununu kapitalist yapı ile açıklamaktadır. Kapitalizm şirketler arasında rekabeti tekelleştirmeye doğru yönelterek işsizlik sorununa yol açabilmektedir. Swanson bu açıklamayı yeterli bulmaz ve meselenin ekonomik, sosyal ve siyasal açılardan çözümlenmesi gerektiğini iddia eder. Buna göre ekonomik yapı çok muğlak bir açıklamadır ve daha özel olarak yapı içerisinde bankacılık, üretim süreçleri, borç verme ve alma gibi süreçlere de bakılmalıdır. Bunun yanı sıra işsizlik aynı zamanda siyasal bir sorundur. Şirketlerin yönetimine işçilerin katılmaması, mülkiyet hakkı, kredilerle ilgili hukuki çerçeve işin siyasal boyutudur. Son olarak ücretli emeğin ortaya çıkmasına yol açan kültürel yapılar ve hiyerarşik şirket yönetimin normalleştirilmesi gibi süreçler de sosyal boyuttur (Swanson, 2005, s. 96).

 

Yukarıdaki tartışmalardan da görüldüğü üzere Fraser’ın çalışması toplumsal mücadelelerin kavramsallaştırılmasında önemli bir açılım yapmıştır. Mücadeleleri çareleri açısından tanınma ve bölüşüm siyasetleri olarak ikiye ayıran Fraser, daha sonra bu ayrımı farklılaştırarak temel süreçlere yönelik tavra göre olumlayıcı ve dönüştürücü siyasetleri ortaya koymuştur. Fraser bu ayrımların analitik ayrımlar olduğunu iddia etse de onu eleştiren yazarlar bu iddiayı kabul etmemiş, Fraser’ın tanınma ve bölüşüm ayrımlarının somut olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca yine tartışmalardan görüleceği gibi tanınma ve bölüşüm siyasetleri arasındaki ayrım toplumsal mücadeleleri anlama açısından yetersiz bulunmuştur. Yar (2001) özellikle tanınma mücadelesinde çok farklı boyutlar olduğunu ortaya koymuş, Swanson (2005) ise ters açıdan bölüşüm siyasetini ortaya çıkan adaletsizliklerin daha somut bir şekilde analiz edilmesi gerektiğini göstererek ekonomik, siyasal ve kültürel süreçler arasında analitik bir ayrım yapmıştır.

 

Ailenin korunması alanında çalışan belli başlı STÖ’lere bakıldığında Fraser, Yar ve Swanson’ın ortaya koyduğu iddialar hak savunuculuğu söylemlerinde ne derece karşılık bulmaktadır? Başka bir deyişle, STÖ’ler ailenin korunması için verdikleri mücadele içerisinde söylemleri Fraser’ın sunduğu tanınma ve bölüşüm mücadelesi çerçevesine mi uymaktadır yoksa STÖ’ler bu toplumsal adalet sorununa dair daha karmaşık bir kavrayış geliştirerek sorunları çok boyutlu olarak mı kavramaktadırlar?

 

Uluslararası STÖ’ler ve Ailenin Korunması Hakkına Yönelik Hak Savunuculuğu Söylemleri

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi, 3 Temmuz 2015 tarihinde BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nden üye ülkelerin ailenin korunması ile ilgili uluslararası çerçevenin uygulanması ile ilgili bir rapor istemiştir (BM, 2015). BM, bu rapor için sadece üye ülkelerden değil, BM sistemi içinde yer alan örgütler ve STÖ’lerden de bilgi istemiştir. Bu çağrı sonucunda 25 devlet[2] ve 81 STÖ yazılı olarak BM’ye bilgi sunmuşladır. Çalışmanın bu kısmında bu rapora bilgi sunan belli başlı STÖ’ler ele alınacaktır. 81 STÖ arasında tercih yapılırken yüksek kapasiteleri olan ve bu nedenle çalışmaları daha çeşitli olan uluslararası STÖ’ler tercih edilmiştir. Böylece ailenin korunması ile ilgili olarak meselenin çeşitli boyutlarına değinme olasılığı olan bir örneklem oluşturulmaya çalışılmıştır. Ayrıca farklı kültürel gelenekleri temsil eden farklı bölgelerden STÖ’lerin seçilmesine dikkat edilmiştir. Bu eleme sonucunda beş uluslararası STÖ seçilmiştir. Alfabetik olarak: ADF International (ADFI), Amnesty International (Af Örgütü, AI), Association for Women’s Rights in Development (AWID), Fédération des Associations Familiales Catoliques en Europe (FAFCE) ve Save the Children (StC).[3]

 

Bahsedilen STÖ’lerin BM’ye sunduğu yazılar incelendiğinde temel tartışmaların aile kavramı üzerinde olduğu görülmüştür. İncelenen örgütlerden ADFI ve FAFCE, geleneksel aile kavramının saldırı altında olduğunu ifade ederek, devletlere ailenin toplumun “doğal ve temel birimi” olduğunu kabul etmeleri ve onu bu şekilde korumaları çağrısını yapmaktadır (ADF International, 2015; Fédération des Associations Familiales Catoliques en Europe, 2015). AI, AWID ve StC ise aralarındaki bazı farklılıklara rağmen aile kavramını diğer örgütlerden daha farklı bir tarzda ele almakta ve ailenin çok çeşitli şekillerde kurulup deneyimlenebileceğini ifade etmektedirler (Amnesty International, 2015; Association for Women’s Rights in Development, 2015; Save the Children, 2015). Örgütlerin ifadelerini bu iki kategori altında incelemeye geçmeden önce, genel olarak STÖ’lerin tanınma siyasetine yakın durduğunu söylemek mümkündür. Ancak ADFI ve FAFCE gibi örgütler doğal aile kavramının tanınması ve korunmasını isterken, diğer STÖ’ler ailenin çeşitliliğinin tanınmasına vurgu yapmaktadır. AI’nin sunduğu belgede yer alan ve ailenin korunmasına yönelik çabaların insan hakları ile ilgisi olmadığına yönelik iddia (Amnesty International, 2015) da Fraser’ın yukarıda bahsettiğimiz “insan haklarına uymayan tanınma siyasetleri” iddiasını hatırlatmaktadır.

 

ADFI’ye göre aile kavramı sürekli bir saldırı altındadır ve “aile ve evliliği yeniden tanımlamaya çalışan aktörler” bu kavrama zarar vermektedir (ADF International, 2015). Geleneksel aile kavramının uluslararası hukukta korunduğunu ifade eden örgüt aile içinde erkeğin görev ve sorumluluklarının göz ardı edildiğini iddia etmektedir. Ayrıca uluslararası hukukta çocuğun tanımı yapılırken sadece 18 altı yaşındakiler şeklinde bir tanım yapıldığından anne karnında doğmamış olan çocukların da söz konusu haklardan faydalanması gerektiğini iddia etmektedir. ADFI’nin genel yaklaşımı incelendiğinde tanınma siyaseti güttüğü söylenebilir. ADFI’nin sunumunda sadece bir yerde toplumun bolluğuna referans yapılmakta, bu açıdan ailenin korunması ile bölüşüm siyaseti arasında çok zayıf bir ilişki kurulmaktadır. Fraser’ı eleştirenlerce geliştirilen karmaşık kavramsallaştırmanın karşılığı görülmemektedir.

 

ADFI’ya benzer bir konumda olan FAFCE de ailenin korunması kavramına önem vermekte ve ailenin “doğal ve temel” bir grup olduğunu ifade ederek bu konudaki “ideolojik kavgaya” dikkat çekmektedir (Fédération des Associations Familiales Catoliques en Europe, 2015). ADFI’dan farklı olarak, belki de Katolik aileleri temsil ettiği için, bu örgütün söyleminde önemli bir ekonomik vurgu vardır. Buna göre ailenin korunması ile yoksulluk arasında önemli bir ilişki vardır. Ailenin korunması hem demografik bir dinamizm yaratması hem de “insani sermayenin” aile içinde eğitim ile yaratılması nedeniyle ekonomik büyümeye katkısı vardır. Bu şekilde FAFCE, aileyi toplumsal boyutunun yanı sıra ekonomik boyutuyla da ele almakta ve tanınma ve ekonomik gelişim arasında bir bağ kurmaktadır. Ne var ki, FAFCE’nin tanınma siyaseti ile bölüşüm siyaseti arasında bir bağ kurduğuna dair bir bulgu yoktur. Ailenin ekonomik yönü vurgulanmış olsa bile ekonomik büyüme ile eşitsizlikler arasında bir ilişki kurulmamış, sadece geleneksel ailenin yaşatılması için ekonomik gerekçeler öne sürülmüştür. Demografik dinamizm, iç piyasaların genişlemesi; insani sermaye ise eğitim fonksiyonunun şirket ve devletler yerine aile tarafından gerçekleştirilmesi ile ilgili gerekçelerdir.

 

Geleneksel aile kavramına daha eleştirel bakan STÖ’lere geçildiğinde AI’nin oldukça sorgulayıcı bir tutum aldığı görülmektedir. Öncelikle BM İnsan Hakları Konseyi’ni eleştiren AI, ailenin korunması kavramı ile insan hakları arasında bir bağ görmemektedir. AI’ye göre insan hakları aile gibi grupları değil bireyleri korur. Bu açıdan AI girişimi baştan “tutarsız” ilan etmiştir (Amnesty International, 2015). Liberal bir yaklaşım benimseyen AI, savunuculuk belgesinde aile tanımın çeşitlilik ve farklılık içerdiğini vurgulayarak geleneksel aile tanımının desteklenmesine karşı çıkmaktadır. Ayrıca aile içinde de önemli insan hakları ihlalleri olabileceğini ifade eden AI, BM’yi bu konuya da eğilmeye davet etmektedir. Aile kavramındaki farklılıkların çeşitli ülkelerde tanınsa da ekonomik ve sosyal alanda ayrımcılığın devam ettiğini söyleyerek tanınma ve bölüşüm siyasetleri arasındaki ilişkiye değinmektedir. Genel ağırlığa bakıldığında tanınma siyasetini öne çıkaran örgüt, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerle zayıf bir bağ kurmaktadır.

 

AI gibi AWID de insan haklarının temelde bireylerin haklarını korumayı hedefleyen kurallar olduğunu hatırlatmaktadır. Kadınların kalkınmadaki rolü üzerine eğilen bir örgüt olarak AWID, cinsiyet eşitliği ve insan hakları vurgusu yapmaktadır. AI’den farklı olarak kadının aile içindeki durumu ile ekonomik ve sosyal alan arasında güçlü bir bağ kurmaktadır. Örneğin kadının miras hakkı veya ortak mal rejimine erişiminin olmadığı durumlarda eşitsizlikler ekonomik ve sosyal ayrımcılığa yol açmaktadır. Bu şekilde AWID aile içinde eşitsizlik ile ekonomik durum arasında güçlü bir bağ kurmaktadır. Bu açıdan AWID’ın hem tanınma hem de bölüşüm siyasetine önem verdiği söylenebilir. Ancak Yar ve Swanson’ın bahsettiği karmaşık kavramsallaştırma bu örgütün savunuculuğunda da gözlemlenmemiştir.

 

Son olarak StC, önceki iki örgüt kadar olmasa da insan hakları boyutuna dikkat çekmektedir. Meseleye çocuk hakları açısından yaklaşan örgüt aile içinde de dışında da olsa çocuk haklarının korunmasının önemine dikkat çekmektedir. Aile kavramının farklı şekilde anlaşılabileceğini ifade eden StC, farklılıklara karşı yapılan ayrımcılığın çocukların haklarının ihlali anlamına geleceğini hatırlatmaktadır. StC’ye göre ailenin korunması aile üyelerinin her birinin haklarının korunması ile olur. StC de bu açıdan tanınma siyasetini kabul etmekte ancak çok açık bir şekilde ifade edilmese de çocukların korunmasından bahsederek bölüşüm yönüne de zayıf bir gönderme yapmaktadır.

 

Sonuç

Bu çalışmada toplumsal mücadelelere dair yapılan kavramsallaştırmalar incelenerek yazındaki tartışmalar aktarılmıştır. Bu tartışmalara bakıldığında adalet mücadelelerinin Fraser tarafından tanınma ve bölüşüm olarak ikiye ayrıldığı, onu eleştiren yazarların ise hem tanınma siyasetinin hem de bölüşüm siyasetinin daha karmaşık dinamikleri olduğunu ortaya koydukları ifade edilmiştir.

 

Tanınma ve bölüşüm kavramları ailenin korunması alanında çalışan STÖ’lerin hak savunuculuğu söylemlerine ne derece yansımıştır? Bunlarda karmaşık ve çok boyutlu bir kavrayış var mıdır? Bu soruya yanıt arandığında STÖ’lerin genel olarak tanınma siyaseti güttüğü, tanınma ile bölüşüm arasında zayıf bir ilişki gözlemlediği, AWID adlı kadınların kalkınmasına odaklanan örgütün ise nispeten daha karmaşık bir kavrayışının olduğu görülmüştür. Bu açından Fraser’ın çerçevesi bu alanda çalışan STÖ’lerin söylemini kapsamak için büyük oranda yeterli olmuştur.

 

Çalışmamızın önemli sınırlılıkları da vardır. Öncelikle incelenen savunuculuk söylemleri BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne sunulan belgelerle sınırlı kalmış, hak savunuculuğu için kullanılan diğer rapor ve malzemeler incelenmemiştir. Diğer yandan sınırlı sayıda STÖ incelenmiş ve İngilizce hak savunuculuğu söylemi üreten örgütler esas alınmıştır. Bu nedenle daha sistematik çalışmalara ihtiyaç vardır.

 

 

Kaynakça

ADF International. (2015). Input to Human Rights Council Resolution A/HRC/RES/29/22 on the Protection of the Family. Erişim: 25 Mart 2019, https://www.ohchr.org/Documents/HRBodies/HRCouncil/ProtectionFamily/CivilSociety/ADFInternational.pdf

Amnesty International. (2015, October 28). Human Rights Council report on the protection of the family and the contribution of families in realizing the right to an adequate standard of living. Erişim:  25 Mart 2019, https://www.ohchr.org/Documents/HRBodies/HRCouncil/ProtectionFamily/CivilSociety/AmnestyInternational.docx

Arendt, H. (1949). ‘The Rights of Man’: What Are They? Modern Review, 3(1), 24–36.

Arrighi, G. (2004). Sistem karşıtı hareketler. İstanbul: Metis.

Association for Women’s Rights in Development. (2015). HRC Resolution 29/22 – Submission to the OHCHR. Erişim: 25 Mart 2019, https://www.ohchr.org/Documents/HRBodies/HRCouncil/ProtectionFamily/CivilSociety/AssociationWomenRightsDevelopment.docx

BM. (2015). Protection of the family. Erişim: 25 March 2019, https://www.ohchr.org/en/hrbodies/hrc/pages/protectionfamily.aspx

Fédération des Associations Familiales Catoliques en Europe. (2015, 28 Ekim). Input to Human Rights Council resolution 29/22 on the protection of the family. Erişim: 25 March 2019, https://www.ohchr.org/Documents/HRBodies/HRCouncil/ProtectionFamily/CivilSociety/FAFCE.pdf

Fraser, N. (1980). Adjudicating Between Competing Social Descriptions: The Critical, Empirical and Narrative Dimensions (with an Application to Marxism) (Ph.D.). https://search.proquest.com/docview/302968127/abstract/27F6F7638A7742BDPQ/7

Fraser, N. (1995). From Redistribution to Recognition? Dilemmas of Justice in a ‘Post-Socialist’ Age. New Left Review, 212, 68–93.

Fraser, N. (1997). Justice interruptus: critical reflections on the “postsocialist” condition. Routledge.

Saull, R. (2007). The Cold War and After: Capitalism, Revolution and Superpower Politics. London ; Ann Arbor, MI: Pluto Press.

Save the Children. (2015). Joint submission for the UN Office of the High Commissioner for Human Rights report for the 31st session of the Human Rights Council on the “Protection of the family and the contribution of families in realizing the right to an adequate standard of living.” Erişim: 25 March 2019 https://www.ohchr.org/Documents/HRBodies/HRCouncil/ProtectionFamily/CivilSociety/SaveTheChildren.pdf

Swanson, J. (2005). Recognition and Redistribution: Rethinking Culture and the Economic. Theory, Culture & Society, 22(4), 87–118. https://doi.org/10.1177/0263276405054992

UN Human Rights Council. (2016, 29 Ocak). Protection of the family: contribution of the family to the realization of the right to an adequate standard of living for its members, particularly through its role in poverty eradication and achieving sustainable development A/HRC/31/37. Erişim: 25 March 2019, http://ap.ohchr.org/documents/dpage_e.aspx?si=A/HRC/31/37

Yar, M. (2001). Beyond Nancy Fraser’s “perspectival dualism.” Economy and Society, 30(3), 288–303. https://doi.org/10.1080/03085140120071206

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Dr. Şerif Onur Bahçecik, ODTÜ, Uluslararası İlişkiler Bölümü, bahcecik@metu.edu.tr

[2] İlgili internet sayfasında 24 ülkenin bildirim yaptığı iade edilse de toplum ülke sayısının 25 olduğu görülmektedir.

[3] Save the Children tarafından sunulan rapor Child Rights Connect, Defence for Children International (DCI), Plan International, Save the Children, ve World Vision International adlı örgütlerin ortak raporudur. Metin içinde StC raporu olarak anılacaktır.


Paylaş:
İşlem Sonucu