Doç. Dr. Emir KAYA

 

Tebliği Buradan İzleyebilirsiniz.

 

Aile Hukukunda Dozunda Bireysellik: Bir Doğu-Batı Mukayesesi

 

ÖZET

Dünya üstündeki çeşitli toplumların sosyal yapılarını anlamada kullanılan araçlardan biri bireyci/toplulukçu ayrımıdır. Bireyci (individualistic) toplumlarda birey, toplulukçu (collectivistic) toplumlarda ise topluluk odak noktasıdır, önceliklidir. Her iki toplum türünde de birey ile toplumun kesişim kümesinde aile yer almaktadır. Aile, bireyin içine doğduğu, algılarını ve davranışlarını şekillendiren en kritik topluluktur. Tüm toplumların yapıtaşıdır. Aile politikaları haklı gerekçelere bile dayansa bireycilik-toplulukçuluk ekseninde yapılacak küçük bir doz hatası dengeleri bozabilir, yeni problemler üretebilir. Aile hukukunun rolü; öncelikle yasama, sonrasında ise yürütme ve yargılama aşamalarında dozunda bireyselliğin sağlanması olmalıdır.

Genel olarak Doğu toplumları toplulukçu, Batı toplumları ise bireyci uca yakın konumlandırılmaktadır. Farklı konumların nispi avantajları ve dezavantajları vardır. Çünkü bizatihi bireyselleşme çift taraflı bir olgudur. Bireyselleşme bir yönüyle şahsiyet kazanmadır ve olumludur. Diğer yönüyle bencilleşmedir ve olumsuzdur. Bireysellik aşırı olduğunda açık, yeterli olmadığında ise örtük bencillik peyda olmaktadır. İki durum da aile kurumunu zayıflatmaktadır.

Aile hukukundaki düzenlemelerin doğru dozu tutturması, bencil olmayan fakat şahsiyetli birey profiline vücut vermesi çok önemlidir. Maalesef ne Doğuda ne de Batıda doğru dozun bulunduğunu söylemek zordur. Dünyanın her yerinde aile kurumu yara almıştır ve tehlikelerle karşı karşıyadır.

Farklı ülkelere ait ve bireyci/toplulukçu yönde doz aşımının görüldüğü/görülmediği mevzuat ile mahkeme kararları mukayese edilerek ortak bir politika istikameti geliştirilebilir. Bu sayede şahsiyetli bireylerin hayat verdiği sağlıklı aileler ve güçlü toplumlar yetiştirilebilir.

Anahtar Kelimeler: bireycilik, toplulukçuluk, dengeli politika, doğu-batı, kültür ve hukuk

 

The Correct Dose of Individualism in Family Law: A Comparison between East and West

 

ABSTRACT

The dichotomy of individualism/collectivism is a tool to understand social structures around the world. Family is in the intersection of these two trends in all societies. Family is the most critical community in which the individual is born, and his/her perceptions and behaviors are shaped. It is the building block of all societies. Even when family-related government policies are justified in essence, a small dose error in the direction of either individualism or collectivism may lead to new problems.

Individualization, in the sense of character-building, is a positive phenomenon. However, it is negative when it entails extreme self-centeredness. An incorrect approach to individuality results in selfishness, either explicit or implicit, and consequently weakens the family.

Legal policies should focus on the individual’s growth and self-esteem while preventing excessive individualism in taking decisions that affect others. For example, divorce should be a smooth process but it should not be particularly advantageous to either men or women. Likewise, female labor in the job markets should be encouraged without diluting women’s attachment to their homes. It ought to be kept in mind that when either one of the two genders is an undesirable position, soon the other gender and children become victims as well.

Unfortunately, it is difficult to assert that family laws and policies are balanced either in the East or in the West in terms of collectivism vis-à-vis individualism. There is often either too little or too much individuality. Consequently, family is a shaken social construct throughout the world.

Analyzing family-related legislations and case-laws from several countries, east and west, in a comparative way, would be useful to suggest a policy direction with reference to individualism vis-à-vis collectivism. The global strengthening of families, and thereby societies, will be achievable in this direction.

Keywords: individualism, collectivism, balanced policy, east-west, culture and law

 

*            *          *

 

Dünya üstündeki çeşitli toplumların sosyal yapılarını anlamada kullanılan araçlardan biri bireyci/toplulukçu ayrımıdır. Bireyci (individualistic) toplumlarda birey, toplulukçu (collectivistic) toplumlarda ise topluluk odak noktasıdır, önceliklidir. Her iki toplum türünde de birey ile toplumun kesişim kümesinde aile yer almaktadır. Aile, bireyin içine doğduğu, algılarını ve davranışlarını şekillendiren en kritik topluluktur. Tüm toplumların yapıtaşıdır. Aile politikaları haklı gerekçelere bile dayansa bireycilik-toplulukçuluk ekseninde yapılacak küçük bir doz hatası dengeleri bozabilir, yeni problemler üretebilir. Aile hukukunun rolü; öncelikle yasama, sonrasında ise yürütme ve yargılama aşamalarında dozunda bireyselliğin sağlanması olmalıdır.

Genel olarak Doğu toplumları toplulukçu kutba, Batı toplumları bireyci kutba yakın konumlandırılmaktadır. Farklı konumların nispi avantajları ve dezavantajları vardır. Örneğin, Georgetown Üniversitesi bünyesinde yapılan araştırmaya göre Amerika Birleşik Devletlerindeki üniversite öğrencilerinin %70’i tam ya da yarı zamanlı işlerde çalışmaktadır (Carnevale et al, 2015). Öğrencilerin büyük bir kısmı öğrenim masraflarını yüksek banka kredileriyle karşılamakta ve ciddi borçlarla mezun olmaktadır. Bu olumsuz tablo; öğrencilerin kendi kendilerine yeten, realist, çalışkan, profesyonel bireyler olarak yetişmesi açısından gayet olumludur. Devlet yetkilileri de öğrencilerin çalışarak öğrenimlerine devam etmesini ve borçla mezun olmasını büyük bir problem olarak görmemektedir. Muhtemelen bunu öğrencilerin bir an önce hayata atılabilmesinin ve kendi ayakları üstünde durmasının yolu olarak görmektedir.

Doğu toplumlarında ise üniversite öğrencileri ebeveynlerince müstakil bireylerden çok ailenin uzantıları olarak görüldükleri için aileden maddi destek almaya olduğu kadar bağımlı şahsiyet algıları geliştirmeye de daha yatkındır. Bu olguyu yeni kurulan aileler bağlamına taşıdığımızda ise şunu görmekteyiz: Doğu toplumlarında yeni kurulan ailelerin müstakil hüviyet kazanması daha zor olabilmektedir çünkü yeni aileyi kuracak olanların önceki ailelerinde geliştirdikleri algılar şahsiyet gelişimi yönüyle sorunlu olabilmektedir. Elbette bu neticenin her yönden olumsuz olduğu söylenemez çünkü müstakil aile aynı zamanda desteksiz aile anlamına da gelebilir. Doğu toplumlarında aile bireylerine müdahale olduğu kadar destek de daha fazla olabilmektedir.

Toplamda, güçlü bireysel algılarla yetişip yetişmemenin hayatın farklı alanlarında farklı avantaj ve dezavantajları olabilmekte, üstelik avantaj ve dezavantajlar aynı kökten doğabilmektedir. Bu durumda, farklı algı ve anlam dünyalarının avantajlarını birleştirebilmek değerli bir amaç olarak ortaya çıkmaktadır. Hem şahsiyetli hem bağımsız hem vefalı hem de sınırları bilen, hakkını ve haddini birlikte duyumsayan dinamik bilinçli şahısların yetişmesi zor olduğu kadar da önemli bir hedeftir. Sağlıklı aile; sevgi adı altında saygısızlaşmayan, saygı adı altında sevgisizleşmeyen, gerektiğinde fert gerektiğinde topluluk olabilen insanlardan oluşur. Aile politikalarının da zıt değerlerin tartıldığı bu terazide dengeyi gözetir mahiyette olması önemlidir.

Doğu-Batı kavşağında bulunan ülkelerde toplulukçu ve bireyci, geleneksel ve modernist eğilimler enteresan şekillerde iç içe geçebilmektedir. Genellikle ortaya çıkan görünüm dengesizlik izlenimi vermektedir. Örneğin, OECD (2018) tarafından yapılan bir araştırmaya göre Rusya araştırma kapsamındaki 44 ülke içinde nüfusa oranla evlilik sayısında 2., boşanma sayısında ise 1. sıradadır. Burada bir kafa karışıklığının olduğu muhakkaktır: Hem aile topluluğunu kurarak birleşme refleksi, hem de topluluğu yıkıp bireyleşme refleksi kuvvetlidir. Öyleyse ortada ne olgun bir topluluk ne de olgun bir bireylik algısı vardır. Rusya gibi bir kavşak ülkesi olan ülkemizde de boşanma/evlenme oranının arttığını gözlemlemekteyiz ki bu toplumun dönüştüğünün, ailenin sarsıldığının delilidir (TÜİK, 2018).

Peki evrensel geçerlilikte bir aile modeli var mıdır? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle evrensel cinsiyet rollerinin olup olmadığını araştırmamız gerekir. Antropolog Mead, 1940’larda yedi Pasifik adasını gözlemlemiş ve birbirinden farklı cinsiyet rollerinin toplumsal kökenini meşhur “Erkek ve Kadın” başlıklı kitabında izah etmiştir. Dünyada kültürler-üstü, evrensel bir erkek ya da kadın ideali olmadığını göstermiştir. Cinsiyet rolleri, binlerce yılın birikimi içinde oluşmaktadır ve her toplum, hatta her aile kendi ahengini farklı şekillerde bulabilir. Önemli olan, fertlerin adalet ve huzur algılarının tatmin edilmesidir.

Antropolojik araştırmalar bize kültürel kodları reddetme imkanı vermediği gibi tam tersine evrensel kodların varlığını sorgulatmaktadır. Ne herhangi bir Müslüman toplumun kültürünün ne de modern Batılı seküler kültürün standart kadın-erkek ilişkisini tayin edemeyeceğini kapsamlı sosyal gözlem ve araştırmalardan çıkartabilmekteyiz. Öte yandan, kültürler arası etkileşimin arttığı günümüzde yeni ve melez modellere de açık olmak durumundayız. Aile yapılarındaki melezleşme, bizi hariçteki modelleri benimseme noktasında da gelenekte ısrar noktasında da dikkatli olmaya sevk etmektedir. Hukukun müdahil olduğu alanlarda kültürel kodlarla çatışmayan politikaların gerekli olduğunu düşünüyoruz. Zira bir kültürü yerdiğimizde kültür üstü evrensel bir modele geçmiş olmayacağız, başka bir modeli benimsemiş olacağız. O model de ilki gibi sorunlu olabilir, yan etkiler üretebilir. Bu sebeple cinsiyet rollerinin ve aile yapılarının her cihetten eleştirilebilmesi ve gerektiğinde huzur ve mutluluk dolu melez modellerin benimsenmesi gerekir. Gelişigüzel melezleşmeye ve farklı modellerin sorunlarının bir araya geldiği ahenksiz aile algılarının oluşmasına karşı dikkatli olunmalıdır. Diğer bir ifadeyle, geleneksel algıların zararlı olduğu alanları tespit edip ıslah etmeye çalışırken geleneksel güzellikleri dağıtmayacak bir titizlik sergilenmelidir.

Geleneksel Türk evliliklerinde erkeğin evden çıkartıldığı pek vaki değildi. Sorun olursa kadın evi terk ederek ebeveyninin yanına gider veya gönderilirdi. Bu uygulamanın adil olduğunu iddia etmemekle birlikte günümüzdeki hukuki uygulamanın tamamen zıt uca savrulmasını da yadırgadığımızı belirtmemiz gerekiyor. Kültüre tamamen ters olan, adil bir çözüm de olmayan erkeği evden uzaklaştırma tedbiri maalesef aile için daha yıkıcı, bazen de ölümcül sonuçlar doğurabilmektedir. Bu tedbirin altında sosyolojik hassasiyet taşımayan yasama politikası yatmaktadır. Birey olmasına müsaade edilmeyen kadın tipinden bencilce bireyselleşebilen kadın tipine geçildiğinde, zalim erkekten mazlum erkeğe geçilmiş olmakta ve her adaletsiz tablo gibi bu tablo da olumlu neticeler doğurmamaktadır.

Yapılması gereken serinkanlılıkla şunu sormaktı: Eşler arasında tartışma halinde konut üstünde kimin hakkı daha fazladır? Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin incelediği Georgia v. Randolph (2006) davasının konusu şuydu: Janet ve Scott Randolph birbirinden soğumuş bir evli çifttir. Janet, kocasının çocuğunu kendisinden kopardığı iddiasıyla polisi aramış, polis gelince de kocasının kokain kullandığını iddia ederek polisleri evi aramaya davet vermişti. Kocası ise buna karşı çıkıyordu. Normalde resmi izin ya da ev sahibinin izni olmadan polislerin evi araması mümkün değildi. Ev sahibi çiftlerden biri iznin de ötesinde arama talep ediyor, diğeri ise izin vermiyordu. Konu Yüksek Mahkemeye taşındı ve dava Bay Randolph’un lehine (Georgia eyaletinin ve dolaylı olarak Bayan Randoplh’un aleyhine) sonuçlandı. Resmi arama emri bulunmadıkça evli çiftlerden birinin rızasına muhalif olarak ev aranamazdı. Çiftlerden birinin görüşü diğerininkinden daha üstün sayılamazdı.

Bu kararda kadına pozitif ayrımcılık yapma yolunun izlenmemiş olması güzel bir örnektir. Başka bir açıdan bakarak “Ev öncelikle kadının alanıdır. Kadının arama talebinde bulunması erkeğinden izninden önemlidir” denebilirdi. Fakat böyle bir görüş benimsenmemiş ve doğru olan yapılmıştır. Aslolan evin resmi izinsiz aranmaması olduğu için çiftlerin arama izni vermede mutabık olması aranmıştır.

Evin öncelikle kadının alanı olduğu yönündeki görüşü teorik olarak kimsenin benimsemeyeceği iddia edilebilir. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesindeki “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz” hükmü ile Yargıtay içtihatları (Hukuk Genel Kurulunun 15.4.2015 tarih ve E. 2013/2-2056, K. 2015/1201 sayılı kararı; 6.12.2017 tarih ve E.2017/2-2934, K.2017/1556 sayılı kararı gibi) da buna delil olarak gösterilebilir. Fakat uygulamada, özellikle de niza halinde evden uzaklaştırma durumunda aksi yöndeki bir kanaat yani aile konutunun öncelikle kadının kullanımında olduğu düşüncesi Türk hukukunda daha geçerlidir.

Türkiye uygulamasında anlaşmazlık halinde kadının şiddete uğrama ihtimalinin bulunduğu iddiasıyla adli ve mülki mercilere başvurması neticesinde -henüz şiddet hiç yaşanmamış, sübut bulmamış dahi olsa- ev kadının alanı olarak tespit edilerek, erkek evden uzaklaştırılmaktadır. Erkeğin talebiyle kadının evden uzaklaştırıldığına dair bir bilgi, belge bulamadık.

Buradaki yanlışlık şudur: Çiftlerin birbirinden uzaklaştırılması ayrı, çiftlerden birinin müşterek konut olan evden uzaklaştırılması ise ayrı bir tedbirdir ve maalesef uygulamada bunlar iç içe geçirilmekte, daha doğrusu ikincisi birinin yerine ikame edilebilmektedir. Meşru bir kaygı ile çiftlerin birbirinden uzaklaştırılması çiftler tarafından adil bir tedbir olarak yorumlanabilecekken eşlerden birinin müşterek konuttan atılması nefret hissini körüklemekte ve evliliğin devamı ile çocukların gelişimi açılarından daha yıkıcı etkiler yapabilmektedir. Bu sorunun çözümü; bir tarafın haklılığı açıkça ispatlanmadıkça uzaklaştırma süresinin yarısında bir eşin, diğer yarısında diğer eşin evde oturabilmesi ve devletin evsiz kalan eşin -eğer kendi karşılama imkanı yoksa- konaklama ihtiyacını karşılamasıdır. Böylece uzaklaştırma sürecinin sakin iç muhasebeler üretmesi mümkün olur ve daha büyük fenalıkları doğurması önlenebilir. Alelacele alınan kadın korumacı tedbirler hem haksız hem de daha yıkıcı olabilmektedir.

Benzer bir savrulma da nafaka ile ilgilidir. Asırlar boyunca toplumuzda kadın, birey olarak değil, aidiyetleri üzerinden tanımlanmış ve bu tanımlanma kadına zincir olduğu kadar da hayat garantisi olmuştur. Örneğin İslam hukukuna göre kadın erkekten yüklü miktarda mehir alarak boşanma ihtimaline karşı ekonomik güvence oluşturabilmektedir. Zira erkeğin boşadığı eşine bakma yükümlülüğü iddet müddeti kadardır ki bu üç ay kadardır. Mehir azsa bile kadın bakımsız kalmayacak, kadının biyolojik ailesi olan ebeveyni veya kardeşleri onun bakımını üstlenecektir. Böylece bir kadının ömür boyu ev haricinde çalışma ve para kazanma kaygısı olmayacaktır. Bu algı dünyası içinde erkeğin evin reisi olması tutarlı görülmüştür.

Modern aile tiplerinde ailede reislik kavramı da kadının ekonomik bağımlılığı da azalmıştır. Buna rağmen nafaka uygulaması İslam hukuk felsefesinde de modern liberal ve feminist felsefelerde yeri olmayan bir biçimde kadınların aşırı bencil ve çıkarcı olabilmelerine müsait bir tarzda Türk hukukunda uygulanmaya devam etmektedir. Adeta bir boşanma teşvikine dönüşmüştür.  

17/2/1926 tarih ve 743 sayılı mülga Türk Kanun-u Medenisi’nin 152. maddesinde “Koca, birliğin reisidir. Evin intihabı karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi, ona aittir” hükmü vardı. 22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 186. maddesinde “Birliği eşler beraberce yönetirler. Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar” ve 188. maddesinde “Eşlerden her biri, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için evlilik birliğini temsil eder” hükümleri bulunmaktadır. İki Kanun arasında önemli bir fark vardır: Birincide reis kocadır ve koca iaşeden sorumludur. İkincide reis yoktur ve her iki eş iaşeden birlikte sorumludur.

Görünürde adil bir kural değişimi vardır. Halbuki söz konusu değişim sosyolojik olarak desteklenmediği için sorunlar üretmiştir. Elbette toplumda yeni Kanun’a uyum sağlayabilen bir kitle vardır fakat daha büyük bir kitle geleneksel kodlara sahiptir ve eski Kanun’la uyum içindedir. Yasal düzenlemelerin toplumu dönüştürme misyonunda aşırı hırs eseri olmaması, en fazla bazı tercihleri teşvik edici düzeyde kalması ve hal-i hazırdaki toplumsal çeşitliliği kuşatıcı olması, kısacası realist olabilmesi çok önemlidir. Toplumsal tabandaki realitelerden uzaklaştıkça hukuki patolojiler ortaya çıkacaktır ki nafaka talepleri bu patolojilerin başlıca örneklerindendir.

Günümüzde kadınlar, kısa bir süre evlilikten sonra boşanma yoluyla yüklü miktarda tazminat ve ömür boyu nafaka alabilmektedir. Erkeğin reisliğini kabul etmemek bir kadın için mümkündür. Fakat aynı kadının boşandığı erkeğin kendisine ömür boyu bakmasını sindirmesi ancak bencillikle izah edilebilir. Evlenirken de boşanırken de karlı çıkan bir kadının bireyselliği sağlıklı değildir, aile kurumuna da zarar vermektedir. O kadar ki bu husus erkekler arasında ciddi düzeyde evlilik fobisine yol açmaktadır ki bu da erkekleri evlenmeden, sorumluluk altına girmeden, kadınları sadece geçici arkadaşlar olarak görmeye sevk etmektedir. Bu da bir başka bencillik vakası değil midir? 

İnsanlığın toplulukçu-bireyci eğilimler ekseninde ayrıştığı bu çağda en fazla titizlik gerektiren nokta bireyselleşmedir. Bireyselleşme bir yönüyle şahsiyet kazanmadır ve olumludur. Diğer yönüyle bencilleşmedir ve olumsuzdur. Aşırı bireysel=bencil düşünen bir insanın evlenmesi, evlense bile çocuk yapması, çocuk yapsa bile aile birliğini sadakatle önemsemesi için ne gibi bir sebep olabilir? Eş ve çocuğun ihtiyacı olan sıcak sevgi bencil biri tarafından yeterince verilebilir mi? Bencil bakan bir şahıs evliliğin sorumlulukları karşısında kolayca pes etmez mi, duyarsız davranmaz mı? Böyle birinin niyetine ne kadar güvenilebilir ve güven temeli sağlam olmayan bir ilişki ortamı ne kadar sağlıklı ve sürdürülebilir olur?

Öte yandan, yeterince bireysel=şahsiyetli olmayan biri aile kurumu içinde kendisiyle eşit değerdeki diğer bireylerle (eş, çocuk, anne-baba) muhatap olduğunu fark etmeyecektir. Çünkü insan başkalarını kendi derinliğiyle anlar. Kendi şahsiyeti üzerinden okur. Kendisine dair bilinci saygın ve olgun olmayan biri başkasına adil bilinçle yaklaşabilir mi? Denk, dengeli ve besleyici ilişkiler kurabilir mi? Yoksa örtük bir bencillik içinde davranarak başkalarının da şahsiyetine zarar mı verir?

Pek çok aile, maalesef bireyselliği=şahsiyeti yeterince oturmamış, adeta çocuk kalmış yetişkinlerin şahsiyet kazandırma becerisini sergileyemedikleri köreltici ortamlar halindedir. Bastırılmış ve ayarsız benlik tezahürlerinin ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağı da belirsizdir ve bu belirsizlik tahripkardır. Görüldüğü üzere, bireysellik dozu tutturulmadığında açık veya örtük iki bencillikten en az biri peyda olmaktadır. Bu da aile kurumunu zayıflatmaktadır.

Herhangi bir aile üyesinin esaretinin önlenmesi gerektiği kadar kolayca kapıyı vurup çıkmasının, diğerlerinin hayatına zarar vermesinin önlenmesi de gereklidir. Örneğin, boşanmanın sıkıntısız bir süreç olması sağlanmalı fakat karlı olmasına da mani olunmalıdır. Kadını koruma tedbirleri erkeği ezicilik derecesine vardırılmamalıdır. Kadını iş hayatına katma çabaları onun ev atmosferinden aşırı uzaklaşmasına yol açmamalıdır. İki cinsten birinin mağdur edilmesinin, diğerinin ve çocukların da mağduriyetine dönüştüğü unutulmamalıdır. 

Aile hukukundaki düzenlemelerin işaret ettiğimiz doğru dozu tutturması çok önemlidir. Maalesef ne Doğuda ne de Batıda doğru dozun bulunduğunu söylemek zordur. Doğu toplumlarında bireyler gelenek ile modernite arasından işlerine gelen avantajları derleyerek muhataplarından hak talep edebilmektedir. Bu da çatışmalara yol açmaktadır. Kastımız gelenek ile modernitenin uzlaşmayacağı değildir. Şüphesiz ki uzlaşabilir, ahenkli melez modeller geliştirilebilir. Burada önemli olan, tutarlı ve dinamik anlayışa sahip olmaktır. Batı toplumlarında ise aşırı bireyci eğitim; kendini koşulsuz hayatın merkezine koyan, diğer insanları tali gören, haz paylaşımı süresince birlikteliği önemseyen, zor günleri yaşanmaması gereken günler sayarak zorluk paylaşımında pek fazla hikmet bulmayan, kısacası bencil insan tipine vücut verebilmekte, birlikteliğin resmileşmesini vergi gibi formalite alanları hariç önemsizleştirmektedir. Çocuk yapmak bir fıtrat tezahürü değil, kişinin kendisinden kopacak bir başka insanın yükünü çekmesi şeklinde yani anlamsız bir yorgunluk olarak görülebilmektedir. Eş ve çocuk algısının yüzeyselleştiği Batı toplumlarında bireyler arası saygı güçlü bile olsa aile kurumu zayıflamaktan kurtulamamaktadır. Çünkü sevgi aşırı bir feragat olarak tecrübe edilmektedir.

Görüldüğü üzere, dünyanın her yerinde aile kurumu farklı sebeplerle yara almıştır ve tehlikelerle karşı karşıyadır. Bazı toplumlarda aşırı toplulukçu, korumacı ve ödevci bir zihniyet egemendir ve aile fertleri arada ezilebilmektedir. Bazı toplumlarda ise aşırı bireyci, özgürlükçü ve hakçı bir zihniyet egemen olup, ailenin devamını sağlayacak vefa ve güven duygusuna zarar vermektedir.

Türkiye bu iki modelin kavşağında yer aldığı için her tür aile yapısının görülebildiği bir ülkedir. Geleneksel istismarlara olduğu kadar modernitenin yan etkisi olan ham bilinçlerin istismarına da çok müsaittir. Kanunlar bir uçtan diğerine savrulurken yargı kararları da yanlı görüşlerin eseri olabilmekte, toplumsal travmaları büyütebilmektedir. Tüm bunların sebebi, problemin ana ekseninin doğru okunmamasıdır.

Aile hukukunda ve politikalarında izlenmesi gereken yol, herhangi bir çözümün herhangi bir yönde aşırı korumacı olmaması, fevriliğe ve istismara elverişli olmamasıdır. Kadını aşırı koruyup, sonra yine dönüp kadına zarar vermeyecek bir uygulama yoktur. Erkeğin üstünlüğü anlayışına dayanıp, sonra yine dönüp erkeği mahrum etmeyecek bir uygulama da yoktur. Türk aile hukuku ve politikaları maalesef uçlar arasında salınımlara devam etmektedir. Aşırı toplulukçu veya bireyci patolojilere vücut vermektedir. Sağlıklı bireylerin yetişip sağlıklı aileler kurmasına tam uygun kıvama gelememiştir. Dozunda bireysellik ile şahsiyetli ve bir o kadar da muhataplarının haklarına saygılı insanlar yetiştirilebilir. Aile hukuku; bu temel prensip etrafında çeşitliliğe uygun, farklı aile tiplerini taşıyabilecek biçimde yeniden geliştirilmeli, aile politikaları da peşin reflekslerden kurtarılarak toplumsal yelpazenin genişliğine uygun bir dinamizme ve duyarlılığa kavuşturulmalıdır.   

 

 

 

 

 

Kaynakça:

Carnevale, Anthony P.,  Smith, N., Melton, M., & Price E. W. (2015). Learning While Earning: The New Normal. 18 Şubat 2019, https://cew.georgetown.edu/cew-reports/workinglearners/

Cüceloğlu, D. (2014). ‘Mış Gibi’ Yetişkinler / Yetişkin Çocuklar. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Jihyun Kim, Tae-Seop Lim, Dindia, K., & Burrell, N. (2010). Reframing the Cultural Differences between the East and the West. Communication Studies, 61(5), 543–566. https://doi.org/10.1080/10510974.2010.514675

Hofstede, G. (1980). Culture’s consequences: International differences in work-related values. Beverly Hills, CA: Sage.

Mead, M. (1968 [1949]). Male and Female: A Study of the Sexes in a Changing World. New York: Dell.

OECD. (2018). SF3.1: Marriage and divorce rates. 18 Şubat 2019,   https://www.oecd.org/els/family/SF_3_1_Marriage_and_divorce_rates.pdf

TÜİK. (2018). Evlenme ve Boşanma İstatistikleri, 2017. 18 Şubat 2019, http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=27593

 

 

 

 

 

 

 

 


Paylaş
İşlem Sonucu