Prof. Dr. İbrahim KUTLUAY

Tebliği Buradan İzleyebilirsiniz.

 

 

Hz. Peygamber’in Hadislerinde ve Sünnet’te Ailenin Korunması ve Neslin Devamı İçin Alınan Tedbirler

(The Measures takken in the Prophetic Hadiths and the Sunnah for protection of the family and the continuation of the generation)

 

İbrahim KUTLUAY*

İslâm toplumunun temelini dinî bir akitle kurulan ve “ibadet olarak değerlendirilen evlilik” temeline dayalı aile müessesesi oluşturmaktadır. Neslin devamını sağlayan çocuklar, ilk eğitimlerini aile içinde almakta ve burada aldıkları eğitim daha kalıcı ve belirleyici olmaktadır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.) gerek kendi uygulamalarıyla (Sünnet), gerekse sözlü rivayetlerle (hadis) evliliği ve aile müessesesinin korunmasını teşvik etmiş ve buna yönelik birtakım tedbirler vaz etmiştir. “Evlenmek benim sünnetim (davranış biçimim)dir; onu terk eden benden (benim yolum üzerine) değildir”, “Ey gençler topluluğu evleniniz, zira evlenen kişi dininin yarısını korumuş olur, diğer yarısı için Allah’tan korksun” mealindeki hadislerde, zorunlu hâllerin dışında evliliğin terk edilmesi hâlinde özellikle gençlerin düşebileceği zina ve bunun sonucunda yuvaların dağılması, zührevî hastalıklar, toplumun ahlâkî çöküşü ve tefessühü gibi sıhhî, toplumsal ve psikolojik bazı tehlikelere işaret vardır. Aynı şekilde Allah Resûlü’nün hadislerde “doğurgan, geçimi kolay ve sevimli kadınlarla evlenilmesi”ni tavsiye etmesi ve buna gerekçe olarak kıyamet günü diğer ümmetlere karşı ümmetinin (kaliteli) çokluğuyla övüneceğini vurgulaması, ailenin temeli olan evliliği teşvik etmeye, müttakî ve temiz nesiller yetiştirilmesini sağlama amacına matuftur. Hz. Peygamber’in bu hususta sadece tavsiyelerde bulunmakla yetinmediği, ailenin korunmasını üç safhada mütalaa ettiği, evliliği güçleştiren ve geciktiren iktisadî, kültürel ve sosyal sebeplere dair birtakım tedbirler alıp uygulamaya soktuğu görülmektedir.

Bu tebliğde, ailenin korunması ve neslin devamı bağlamında Hz. Peygamber’in hadislerinde ve Sünnet’te ne tür teşviklerde bulunulduğu ve aile saâdetinin devamı için ne gibi tedbirler alındığı üzerinde durulacak ve söz konusu tedbirler somut örnekler ve ilgili hadisler üzerinden tahlil edilecektir. Metot olarak konumuza dair rivayetler, sahih hadis kaynaklarından tespit edilerek değerlendirilecek ve şârihlerin bu konudaki yorumları zikredilecektir. Allah Resûlü’nün ailenin korunmasına yönelik uygulama ve tavsiyelerinin sosyolojik, kültürel ve dinî sonuçları günümüz modern bilimlerinin verileri ile mukayese edilerek bunların ne derece gerçekçi ve çözüme yönelik olduğu ortaya konmaya gayret edilecektir. 

Anahtar Kelimeler: Evlilik, Aile Kurumu, Neslin Devamı, Sünnet, Hadis

Giriş

Aile kısaca “Eşlerin oluşturduğu birlik” ya da “anne, baba ve çocuklardan oluşan birlik” şeklinde tanımlanabilir. Daha kapsamlı bir tanıma göre aile; “kan bağı, evlilik ve diğer yollardan aralarında akrabalık ilişkisi bulunan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan fertlerin psikolojik, sosyal, ekonomik ve biyolojik ihtiyaçlarının karşılandığı temel içtimaî birim”dir.[1] Diğer ilâhî dinlerin olduğu gibi İslâm’ın da hedeflerinden biri “neslin muhafazası”dır. Bu ise sağlam ve güçlü bir aile kurumu ile mümkündür. Nitekim Allah Teâlâ, aileyi oluşturan eşler yaratmasını, eşlerin arasına sevgi ve rahmet koymasını kendisinin bir âyeti olarak niteler.[2] İlgili âyette geçen “rahmet” kelimesini bazı müfessirlerin “çocuk” olarak yorumlaması, konumuz açısından son derece dikkat çekicidir.[3]

Allah’ın huzurunda “sağlam bir söz” vererek karı-koca olan eşler, bu ulvî müesseseyi ayakta tutmak için birbirlerini her yönden koruyup gözetmelidirler.[4] Kur’ân, evlilik için “nikâh” tabirini kullanır. Nikâhtan maksat, sadece cinsî sükûnet olmayıp manevî sükûnet, ayrıca sağlıklı ve meşru yollarla neslin devamını sağlamaktır. Zira nesebin ölçüsü meşru evliliktir. Serahsî (ö.483/1090) bu hususu şöyle izah eder:

“Evlilik akdinden maksat, şehveti tatmin değildir. Esas maksat, neslin sağlıklı devamı olmakla beraber Allah Teâlâ, şehveti tatmini de evlilik akdine bağladı ki insanların itaatkâr olanları dinî bir gereği yerine getirmek üzere, âsî olanları ise şehvetlerini tatmin için ona rağbet göstersinler.”[5] Eşler ve bunların çocukları arasındaki meşru bağ neseptir; bu ise ancak meşru evlilikle sağlanır. Bazı fıkıh kitaplarının ibadet bölümlerinden hemen sonra nikâh bahsine yer vermeleri bu açıdan anlamlıdır. Bunun sebebi, kimi fakîhlere göre evlenmek, hem İslâm’ın hem Müslümanın varlık sebeplerinden birini teşkil etmesi itibariyle, cihattan daha öncelikli olmasıdır.[6] İslâm’ın nazarında evlilik hem kutsî hem de hukukî bir anlaşmadır.

Bu noktada İslâm’ın evliliğe bakışı ile dinî değerlerinden hızla uzaklaşmış modern Batı toplumlarının evliliğe yaklaşımlarına kısaca değinmek ve bunları ana hatlarıyla mukayese etmek yerinde olacaktır. Her şeyden evvel İslâm’da evlilik sadece hukukî bir akitten ibaret olmayıp aynı zamanda çok yönlü bir ibadettir.[7] Bunun birtakım dinî ve hukukî kuralları vardır. Meselâ, nikâh gerçekleşmeden cinsî ilişkiye izin verilmediği gibi, evlilikte de eşlerinin birbirlerine karşı sadâkatleri şarttır. Aksi eylemler için ağır ceza ve yaptırımların öngörülmesi, getirilen kurallar ve eşlerin birbirlerine sadâkati, gibi hususlar aile kurumunu ayakta tutan, neslin selametini ve devamını sağlayan önemli tedbirlerdendir.

İslâm’da yaratılış özelliklerine göre erkek ve kadına farklı roller biçilmiş ve bazı sorumluluklar yüklenmiştir.[8] Her birinin diğerine göre üstün olduğu yönlerine ve birbirlerini tamamladıklarına dikkat çekilmiştir. Ayrıca İslâm toplumunun bu önemli müessesini devam ettirmek için “Arazındaki bekârları evlendirin…”[9] buyurularak ebeveynlere ve idarecilere bazı sorumluluklar yüklenmiştir. Evliliğin önündeki maddî engeller kaldırılmaya çalışılmış ya da üstesinden gelinebilir hâle getirilmiştir. Meselâ, erkeğin kadına vermek zorunda olduğu nikâhın şartlarından olan mehir, fakir erkekler için alabildiğine hafifletilmiş ve daha sonra da verilebileceği bildirilmiştir. İffetli yaşamanın mükâfatına vurgu yapıldığı gibi zinanın tehlikelerine karşı gençler uyarılmış; gençlerin evlenebilmeleri için ebeveyn, idareci ve zenginlerin devreye girmesi ve çaba göstermeleri tavsiye edilmiştir. Hulâsa, evliliği teşvik sadedinde Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) tavsiyelerinin kuru kuruya söylem düzeyinde kalmadığı, ümmetinin önderi ve devlet başkanı sıfatıyla onun somut adımlar atarak uygulanabilir çözümler getirdiği görülmektedir.

İslâm’da ulvî bir müessese olan evliliğe dinî bir değer yüklenerek o her yönüyle teşvik edildiği gibi ailenin temellerinin sağlam bir şekilde atılması için de birtakım tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu cümleden olarak evlenecek olan erkeklerin eş seçiminde gözettiği asalet, zenginlik, güzellik ve dindarlık gibi kriterler içinde, bilhassa dindar/dinî değerlerine bağlı olma şartının öncelenmesinin tavsiye edilmesi, güzel ahlâklı ve dinî değerlerine bağlı olan eşlerin daha mutlu yuva kurabileceklerine, diğer özelliklerin ise geçici ve kişinin kendi kesbi olmadığına vurgu olarak yorumlanmalıdır. Hadisin sonunda dindar eşin seçilmesinin kişiye ve kurduğu yuvaya “bereket ve hayır getireceği” de haber verilmektedir. Sünnet’te huzurlu bir yuva için eşlerin birbirlerine karşı anlayışlı, sabırlı, dürüst ve sadık olmalarının tavsiye edilmesi, yuvanın saadeti kadar ailenin devamı için de hayati önemi haizdir. Allah Resûlü, en hayırlı kazancın el emeği ile elde edilen kazanç olduğunu,[10] ailesinin helal yollardan geçimi için sarf ettiği emeğin ve sarf ettiği paranın kişinin amel defterine sadaka olarak kaydedildiğini müjdeleyerek[11] ciddi psikolojik ve dinî ikna yollarına başvurmuştur.

Kaynağını İslâm’dan alan örfümüzde evlilik, sadece evlenecek adayların karar vermesinden ibaret olmayıp her safhasına iki ailenin de iştirak edip çiftlerin ebeveyninin hatta yakınlarının desteklediği ve koruduğu bir müessesedir. Evliliğin ve hayatın bazı yükleri ve zorlukları karşısında çiftler ezildiğinde Batı toplumunda yeni evliler, çoğu kere tek başına kalmakta ve hayatın problemleri ile baş edememektedir. Evliliğe tek başlarına karar verdikleri gibi yine kendi kararlarıyla boşanmaktadırlar. İslâm toplumunda ise bu durumda aileler devreye girip “yeni aile” içindeki iktisadî ve psikolojik problemleri giderme yollarını araştırır ve diyalog içinde çözmeye çalışır.

Batı’da cinsî hürriyet, dünyevîleşme, dinî ve manevî değerlerinden uzaklaşma sonucu aile hızla dağılmaktadır. Dinin yerini büyük ölçüde, bilhassa gençler arasında yaygın olan ateizm, agnostisizm, deizm, hedonizm gibi felsefeler almış, bu ise beraberinde nefsin istediği her şeyi yapma (hedonizm) gibi son derece tehlikeli bir akımı ve hayat tarzını beraberinde getirmiş görünmektedir. Bunun sonucu olarak Batı’da gençler, evlilik öncesi normal bir davranışmış gibi farklı partnerler (boyfriend/girlfriend) edinmekte, hatta evlilikten sonra da bu tür gayr-i meşru ilişkiler devam edebilmektedir. Erken yaşta gayr-i meşru ilişkiler sonucunda giderek içinden çıkılmaz hâle gelen ve devletin baş etmek zorunda olduğu evlilik dışı hamilelikler ve “evli olmayan anneler” problemi ortaya çıkmıştır. Evli olmalarına rağmen gayr-i meşru ilişkilerinin devam etmesi, eşlerin birbirlerine güvensizliklerini ve dünyaya gelen çocukların babasının kimliği sorununu doğurmuştur. Kısaca ifade etmek gerekirse Batı sisteminde çoğu kere cinsî ilişki, evlilikten önce başlamakta olup evlilik bunun finali olmaktadır. Her şeyi önceden yaşayan çiftlere göre, evlilik artık sorumluluk yükü dışında bir şey getirmemektedir.

 Bunların sonucu olarak Batı’da evliliğin getirdiği hukukî sorumluluklar sebebiyle evlenmek yerine boyfriend-girlfriend şeklindeki birliktelikler daha fazla tercih edilmektedir. Boşanmanın getirdiği eşler arasındaki mal paylaşımı, varsa çocukların velâyeti ve nafakası gibi mâlî birtakım yükümlülükler, kişileri evlenmektense hukukî sorumluluk getirmeyen birlikte yaşamayı, diledikleri zaman kolayca ayrılabilecekleri bir ilişki tarzını tercih etmeye itmektedir. Bu daha az sorumluluk vaat etse de neticede Batı toplumlarında evlenme ve çocuk sahibi olma oranı giderek azalmakta, buna mukabil boşanmalar hızla artmaktadır. Öyle ki Amerika Birleşik Devletleri’ni de dâhil edersek Batı, dünyada boşanma oranının en yüksek olduğu kıtadır. İstatistiklere göre söz gelimi 2014 yılında Amerika Birleşik Devletleri % 53 boşanma oranı ile dünyada 10. sıradadır. Belçika’da bu oran % 71’dir. Amerika’da çocukların % 50’den daha azı, ilk evliliklerini devam ettiren aileler içinde yaşamaktadırlar. Boşanmış olup hayatını tek başına devam ettiren annelerin sayısı ise hızla artmaktadır. Bunun sonucu olarak ergenler arasındaki en büyük iki problem, erken yaşta hamile kalmak ve uyuşturucu kullanımıdır. Nitekim 2012’de hamilelerin % 89’u 15-19 yaşları arasında evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalan kadınlardan oluşmakta, sorumluluğunu almak istemediklerinden, acıdır ki, dünyaya gelen gayr-i meşru bebekler kapı önlerine ya da çöp bidonlarına bırakılmaktadır.[12] Almanya’da dünyaya gelen bebeklerin % 20’sinin gayr-i meşru olduğunun tespit edilmiş olması[13] bu hususta bir fikir vermektedir.

Öte yandan Batı toplumlarında olduğu gibi ülkemizde de aile kurumunun duvarları çatırdamaktadır. Ferdî hayatın ve ekonomik bağımsızlık adı altında kimseye bağımlı olarak yaşamamanın, sorumsuzluğun rağbet gördüğü ve belli mahfillerce teşvik edildiği çağımızda, buna bağlı olarak aile kurumu giderek zayıflamakta, artık kimi kesimlerde “geçici birliktelikler” evliliklere tercih edilir hâle gelmektedir. Bu ise çok ciddi sosyal, psikolojik ve demografik sorunları beraberinde getirmektedir. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre[14] evlenen çiftlerin sayısı 2017 yılında 569 bin 459 iken bu rakam 2018 yılında yüzde 2,9 azalarak 553 bin 202 şeklinde gerçekleşmiştir. Buna göre kaba evlenme hızı binde 6,8’dir. Boşanma oranlarına baktığımızda ise boşanan çiftlerin sayısı 2017 yılında 128 bin 411 iken sayı 2018 yılında yüzde 10,9 artarak 142 bin 448’e ulaşmıştır. Buna göre kaba boşanma hızı binde 1,75 olarak gerçekleşmiştir. Boşanmaların 2018 yılında %37,6’sı evliliğin ilk 5 yılı, %20,4’ü ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiştir. Bu rakamlar milletimizi ayakta tutan en önemli müesseselerden aile kurumu için tehlike çanlarının çaldığını ve onu korumaya yönelik hem devlet hem sivil toplum kuruluşları hem de fertler tarafından ciddi tedbirlerin alınması gerektiğini göstermektedir.

TUİK’in yaşlara göre evlilik sürelerine dair verdiği istatistik, tablo üzerinde şöyle gösterilmiştir:

2016-2017 Türkiye’de Boşanma Oranları[15]

Görüldüğü gibi tablo hiç iç açıcı değildir. Bu sebeple aşağıda, Sünnet’in aileyi koruma bağlamında ne tür tedbirler aldığı üzerinde durulacaktır. Hz. Peygamber’in ailenin korunması meselesine yaklaşımını ve aldığı tedbirleri çocukluk dönemini de kapsayan evlilik öncesi, evlilik hâlinde ve evlilikte/ailede problemler yaşanması ve ailenin dağılması hâlinde alınacak tedbirler olmak üzere üç aşamada ve üç ana başlık altında incelemek daha uygun olacaktır.

  1. Aileyi ve Nesli Korumak İçin Evlilik Öncesi Alınan Tedbirler
  2. Çocukların İslâm ahlâkı üzere yetiştirilmesi ve meslek sahibi yapılması

Sünnet’te ailenin korunması, evlilikle başlayan bir süreç olmayıp çocukluk döneminden başlatılan bir olgudur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Anne-baba çocuğuna güzel ahlâktan daha büyük bir servet bırakmış olamaz[16] buyurarak daha başlangıçta çocukların güzel ahlâklı bir nesil olarak yetiştirilmelerini, onlara mutlaka güzel terbiye ve iyi eğitim verilmesini tedbir olarak getirmiştir. Mübârekfûrî (ö. 1353/1935), bu hadisin şerhinde güzel ahlâkı “ebeveynin evladını güzel fiilleri işlemesi, kötü davranışlardan da kaçınması hususunda ona nasihat ederek, biraz sertlik göstererek eğitmesi” olarak yorumlar. O, güzel ahlâk sayesinde kölenin melik seviyesine yükseleceğini vurgular.[17] Zira güzel ahlâk ve edepten yoksun olan bireyler ellerindeki varlık ve imkânları Allah ve Resûlü’nün emrettiği tarzda sarf etmeyip nefsanî ve şeytanî yollarda tüketebilirler. Bu sebeple Kur’ân’da mal ve evlat, fitne (imtihan unsuru) olarak nitelendirilmiştir.[18] Kişi sahip olduğu serveti gayr-i meşru yollarda, kontrolsüz ve dilediği gibi harcayamaz; zira onun üzerine terettüp eden zekat, sadaka-ı fıtır ve bunların dışında infak gibi mâlî yükümlülükler de bulunmaktadır.

Çocuğun ebeveyni üzerindeki haklarından birisi de onların kendisine, evlendiğinde hem ailesinin maişetini sağlayabileceği hem de içinde yaşadığı toplumun refahına katkıda bulunabileceği bir sanat ya da meslek kazandırmasıdır. Zira genç, meslek sahibi değilse başkasına muhtaç olmadan aile kurması ya da ailenin geçimini ve devamını sağlaması, çocuklarına iyi bir eğitim ortamı hazırlaması mümkün değildir. Bundan dolayı hadiste çocuğun anne - baba üzerindeki hakkı, kendisine güzel bir terbiye ve eğitim vermeleri ya da bu imkânı sağlamaları olarak belirtilmiştir.[19] Güzel bir isim vermesi,[20] Kitabı (Kur’ân’ı),[21] yazmayı, atıcılığı, biniciliği, yüzmeyi[22] vb. öğretmesi de anne-babanın çocuğuna kazandırması gereken hasletler arasında sayılmıştır. Zikredilen hususların, çağın ihtiyaçlarına göre değişebileceği izahtan vârestedir. Bundan dolayı İslâm ahlâkçıları, anne-babanın çocuğuna karşı vazife ve sorumlulukları konusunu incelerken ona bir meslek ya da sanat öğretmesini de zikretmişlerdir. Ancak bu suretle çocuk büyüdüğünde kendi yuvasını kurabilir, ailesini geçindirme ve kendi çocuklarına iyi bir gelecek sağlama imkânı elde edebilir.

  1. Evliliğin teşviki

Allah Teâlâ, insanın fıtratına insan soyunun sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için karşı cinse karşı istek koymuştur. İslâm, bu ihtiyacın meşru çerçevede giderilmesini emretmesinin yanında buna yönelik birtakım tedbirler de almıştır. Allah Teâlâ “Kadınlardan hoşlarınıza gidenlerle birer (zaruri durumlarda olmak ve aralarında adaleti yerine getirmek şartıyla), ikişer, üçer, (son sınır olarak) dörder kadınla nikâhlanın, aralarında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız bir tane ile yetinin[23] mealindeki âyette, ancak zaruri durumlarda ve belli şartları haiz olmak kaydıyla başvurulabilecek bir ruhsatı ifade buyurmuş; bu suretle metres edinme, dost tutma gibi gayr-i meşru bütün yolları ve özellikle zinaya giden yolu kesinlikle kapatmıştır.[24] İmam Buhârî (ö. 256/870), bu konudaki hadisleri zikrettiği bölümde ilgili âyeti, bâb/konu başlığı yapmış ve başlığın adını “evliliğin teşviki” olarak belirlemiştir.

Allah Teâlâ, Kur’ân’da “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir…”[25] mealindeki âyette takvâya ve neslin devamı için zaruri olan evlilik kurumuna vurgu yapmıştır. Bu âyet, bekâr durmanın hoş olmadığını ifade etmektedir. Söz konusu âyette, maddî olarak evlenme imkânı bulamayan köle ve cariyelerin (hizmetçilerin) velileri tarafından evlendirilmeleri tavsiye edilmiş; evlenecek olan kişiler fakir iseler Allah’ın onları fazlıyla zenginleştireceği, maddî imkânsızlığın engel olarak görülmemesi gerektiği, evliliğin maddî ve manevî zenginlik için bir vasıta olduğu beyan buyurulmuştur.

Hz. Peygamber de “Evlenmek benim sünnetimdir, sünnetimi terk eden benim hayat tarzım üzerine değildir[26] buyurarak evliliğin “nebevî bir yol” olduğuna dikkat çekmiştir. Zira Hıristiyanlık’ta olduğunun aksine İslâm’da ruhbanlık ve erkekliği yok etme (sayrûre) yoktur. Bekâr kalarak bunda fazilet aramak, daha takvalı olacağını sanmak isabetli bir tutum değildir.[27] Kişi, evlenmesi hâlinde evvela cinsî yönden haram yollara gitmekten kendini alıkoymuş olur. “Gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin; zira o, gözü nâmahrem olana bakmaktan korur, kişiyi haram (olan zinay)a düşmekten muhafaza eder. Evlenme imkânı bulamayan ise oruç tutsun; çünkü oruç şehveti kontrol eder[28] buyurulması, gerçekçi davranılarak evliliğin aynı zamanda biyolojik bir ihtiyaç olduğunu ifade etmekte, buna imkân bulunamadığında ise geçici bir çözüm olarak oruç tavsiye edilmektedir. İmam Nevevî (ö. 676/1277) bu hadiste (maddî ve cinsî olarak) gücü yeten kimselere nikâhın emredildiğini ifade etmektedir.[29]

İslâm’da evliliğin maksatlarından biri de güzel ahlâkı korumaktır.[30] Ayrıca Allah Teâlâ evlenilmesi haram olanları belirtmiştir.[31]Sizi bir tek nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden, Allah’tır[32] mealindeki âyette, eşlerin “gönül huzuru” olduğu ve mutluluğun aile ortamında aranması gerektiği ifade buyurulmakta ve evlilik müessesesiyle duygusal ihtiyaç ve eğilimlerin karşılandığı belirtilmektedir. Buna göre eş, huzur kaynağı; neslin devamını sağlayan çocuklar ise aile ağacının meyveleridir. Bu yönüyle İslâm’da aile kurumu mukaddestir ve kaynağını Kur’ân ve Sünnet’ten alır.

İslâm, prensip olarak insan fıtratına uygun olan emir ve tavsiyelerde bulunur. Buna göre fıtratta esas ve tabiî olan evlenmektir. Evlilikle giderilebilecek biyolojik ihtiyaçları başka yollardan gidermeye çalışmak, hem insan tabiatına zıt hem haram hem de tıbbî, psikolojik ve sosyal açıdan son derece mahzurludur. İslâmî dünya görüşünde, insanın dünyada fıtrata uygun bir şekilde yaşaması esastır. Dünya zevklerinden kendisini mahrum etmek takva olmadığı gibi, dünyayı terk etmek, bedbin ve tembel bir şekilde kendini tamamen ibadete vermek de hoş karşılanmaz. Hatta ailenin geçimi ve rızık için çalışıp helal yollardan kazanmak sadaka sayılır.[33] O hâlde mü’minin asıl ve daimî hayat olan âhireti için çalışırken dünyadan da nasibini unutmaması,[34] kısaca dünya - âhiret dengesini kurması gerekir.

  1. Evliliğin kolaylaştırılması

Sünnet’te evlilik kolaylaştırılmıştır. Evlenecek olan kızın koca adayından almış olduğu ve tasarrufu tamamen kendi elinde olan mehir,[35] nikâhın geçerli olabilmesi için şarttır. Bunun limiti hakkında ise üst sınır yoktur; kişi mâlî gücüne göre dilediği kadar verebilir. Nitekim “Kadınlara mehirlerini hiçbir şeyin karşılığı olmaksızın sırf Allah’ın tanıdığı bir hak olarak gönül hoşnutluğu ile verin[36] âyeti, mehir miktarının iki tarafının rızası ile olması gerektiğini ifade buyurmaktadır.

Bununla birlikte Allah Resûlü  “Mehrin en iyisi az olanıdır[37] ve “Kadınların en hayırlısı, mehir bakımından en kolay olanlardır[38] buyurarak koca adayını zorlayacak ve evliliği geciktirip güçleştirecek bir mehir bedelinin ondan talep edilmesini tasvip etmemiştir. Bu sebeple mehiri bir alışveriş gibi görerek pazarlığa dökmek, kadından yararlanmanın bir bedeli imiş gibi algılamamak, ömrü paylaşma iradesinin bir remzi olarak değerlendirmek gerekir.[39] Aksi takdirde bu, kız tarafının koca adayına ve eşinin ailesine güvenmediği, bunu bir sigorta gibi değerlendirdiği şeklinde anlaşılabilir. Fırsatçılık yapılarak yüksek tutulan mehir sonucu erkek tarafı, kadını, İslâm’ın asla tasvip etmediği bedeli ödenmiş bir meta gibi kullanmaya, ona psikolojik baskı uygulamaya kalkışabilir. Bundan dolayı tarafların imkânları dikkate alınarak her türlü aşırılıktan kaçınılmalı, mutluluk alınacak lüks eşyalarda ve abartılı mehirde imiş gibi davranılmamalıdır; zira bu tür davranışlar evliliğin hemen başında eşler ve aileleri arasında kırgınlıklara sebebiyet verebilmektedir. Allah Resûlü’nün hem kendi evliliklerinde hem de kızlarının evliliğinde mehir konusunda mutevazı davranması,[40] ümmet için bu hususta da güzel bir örnektir. Değeri hiçbir mehirle ölçülemeyen Hz. Fatıma’ya Hz. Ali maddî imkânına göre oldukça mütevazı bir mehir vermiştir.[41]

Yukarıda zikrettiğimiz nebevî misâl ve uygulamalar, Sünnet’te üst sınırı olmamakla beraber, gençlerin belini büken mehrin kişinin durumuna göre miktarının esnetildiğini, böylece evliliğin kolaylaştırıldığını göstermektedir. Mehrin yüksek tutulması ve boşanma sırasında ödenmesinin şart tutulması ise boşanmaların sık görüldüğü durumlarda önleyici bir tedbir olarak fonksiyonel olabilir.

  1. Gençlerin uygun zamanda ve uygun adaylarla evlendirilmeleri

Aileyi koruma noktasında temel teşkil eden basamaklardan biri de ebeveynin oğlunu ya da kızını sorumluluk alabilecekleri en münasip zamanda ve uygun bir adayla evlendirmeye gayret etmesidir. Bu, aynı zamanda çocuğun anne-babası üzerindeki haklarındandır.

Hemen hatırlatalım ki, âyetlerde[42] “mutluluk verecek eşler” istenmesinin, erkek ve kadının birbirleri için mecazî bir anlatımla “elbise” olduklarının ifade buyurulması[43] eş adaylarında özellikle dindarlığın aranması anlamına gelmektedir. Nitekim hadiste de vurgulandığı üzere, eş adaylarında güzellik, asalet, zenginlik ve dindarlık gibi özelliklerden öncelikle iyi terbiye görmüş ve dindar olma şartı gözetilmelidir. Elbette eş adayında diğer özelliklerin de bulunması tercihe şayandır. Ancak dinî şuur, duyarlılık ve dindarlığın öne çıkarılması, diğerlerinin geçici ve kişinin kendi kesbi olmaması ile alâkalıdır.  Hadiste bu şartların her ne kadar kadında arandığı belirtilse de, aynısının erkekler için de söz konusu olduğu şüphesizdir. Meselenin kadın üzerinden vaz’ edilmesi, evlenme talebinin örfte genellikle erkekten gelmesi sebebiyledir.

Allah Resûlü (s.a.v.), bir kızı olup onun terbiyesini güzel yapan, ona lüzumlu bilgileri güzelce öğreten, onu doyuran, Allah’ın nimetlerinden yararlandıran anne-baba için bu evlat cehennem ateşine karşı bir kalkan ve ateşten kurtulup cennete girmesine bir vesile olur buyurmuştur.[44] Başka bir rivayette, câriyesinin (hizmetçi) terbiyesini güzel yapıp ona hayatta lazım olacak bilgileri güzelce öğreten, onu hürriyetine kavuşturan ve evlendirene iki misli mükâfat verileceğini müjdelemiştir.[45] Aynî (ö. 855/1451), bu hadiste geçen “iki ecir” ile ilgili olarak bunun biri “kölelikten hürriyetine kavuşturduğu için”, diğeri ise “onu güzelce evlendirdiği için” şeklinde bir açıklama yapmıştır.[46]

Ailesini geçindirebilecek bir işi, maddî ve fizikî gücü olan, ayrıca psikolojik olarak evliliğe hazır gençlerin, eş adayı konusunda daha fazla seçici ve daha zor beğenir oldukları ileri yaşlara gelmeden evvel evlen(diril)meleri tavsiye edilmiştir. Nitekim Allah Resûlü’nün “Ya Ali! Üç şeyi geciktirme: Vakti gelen namazı, hazırlanan cenazeyi ve dengini bulduğun bekâr kadını ...”[47] buyurması, bu gerçeğe işaret etmektedir.

  1. Doğurgan ve sâliha kadınlarla evlenilmesinin tavsiye edilmesi

Hz. Peygamber, evliliğin daha mutlu bir şekilde devam edebilmesi için evlenmemiş kızların tercih edilmesini tavsiye etmiştir. Hiç evlenmemiş kızlarla evlenme, cinsî açıdan olduğu kadar psikolojik ve sosyolojik açıdan da birtakım avantajlar ihtiva eder. Öyle ki eşin evlilik yapmamış olması durumunda o, gözünü ilk kocasında açacağından her şeyi onda görür, dışa meyletmez ve onu başkası ile kıyaslamaz. Nitekim Câbir b. Abdullah isimli sahâbî, Allah Resûlü’ne evlendiğini haber verdiğinde o, eşinin daha önce evlilik yapmamış biri mi, yoksa üzerinden evlilik geçmiş (seyyibe) biri mi olduğunu sormuş, Câbir kadın olduğunu haber verdiğinde ise “Keşke evlenmemiş birini alsaydın” buyurmuş, gerekçe olarak bunun eşler arasında muhabbeti teminde daha elverişli olduğuna dikkat çekmiştir. Câbir ise babasının vefat ettiğini, ondan geriye bakmakla yükümlü olduğu kız kardeşleri kaldığını, bu durumun problem olmaması için tecrübeli birini tercih ettiğini gerekçe göstermiştir.[48]

Sünnet’te üzerinde durulan başka bir husus, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, eş seçiminde sadece fizikî güzelliğe ve mala aldanılmaması gerektiğidir. Zira güzelliğin sahibini şımartabileceği, ahlâken alçaltabileceği ve malının da onu azdırabileceğine dikkat çekilerek[49] kadınlarla güzellikleri ve mallarından ziyade “dindarlıkları/takvaları” sebebiyle evlenilmesi tavsiye edilmiştir.[50] İsnadı zayıf olan bir rivayette Hz. Peygamber, gençlerin kısır ve yaşlı kadınlarla evlenmelerini uygun görmemiştir.[51]Allah, bir kimseye sâliha bir eş nasip etmişse dininin yarısını tamamlamış olur; diğer yarısı için Allah’tan korksun[52] buyurulması müttakî bir eşin ne büyük bir nimet olduğuna vurgudur.

  1. Bekarlıkta iffetli yaşamanın tavsiye edilmesi

Yukarıda farklı bir versiyonunu zikrettiğimiz bir hadisinde Allah Resûlü (s.a.v.) “Evlenen kişi imanının[53] yarısını korumuş olur; diğer yarısı için Allah’tan korksun[54] buyurarak evliliğin dinî hayattaki rolüne dikkat çekmiştir. Münâvî’nin (ö. 1031/1622) dediği gibi, bu rivayette takvânın yarısının evlilikle sağlanacağı, diğer yarısının ise başka hususlarla gerçekleşeceği ifade edilmiştir.[55]

İnsanı cehenneme götüren sebeplerden biri de zinadır. Evlilikle kişi kendisini bundan büyük ölçüde alıkoymuş olur. Hadiste geçen imanın/dinin diğer yarısı ifadesi ile “dil”in kastedildiği de ifade edilmiştir. Zira hadiste “Her kim iki bacağı arasını ve dilini (onlarla haram şeyleri işlemekten) korursa cennete girer[56] buyurulmuştur. Başka bir rivayette Allah Resûlü’ne cennete gitmesini sebep olan iki husus sorulduğunda o, “takvâ ve güzel ahlâk” buyurmuş, cehenneme gitmesine sebep olan iki hususu ise “ağız ve ferç” şeklinde açıklamıştır.[57] Bütün bu rivayetlerde, insanın dille ve cinsel yolla işlenen haramlardan uzak durmasının takvâdaki rolüne ve güzel neticelerine vurgu vardır.

Ayrıca Allah Teâlâ sadece neslin bozulmasına ve yuvanın dağılmasına sebep olan zinayı haram kılmakla kalmamış, ona götüren yolları da yasaklayarak mü’minlerin ona yaklaşmamalarını emretmiş ve onun çirkinliğine dikkat çekmiştir.[58] Büyük günahlar arasında sayılan[59] zinanın fâillerine Kur’ân[60] ve Sünnet’te çok ağır bir ceza belirlenmiştir.[61] Ayrıca yuvanın dağılmasına sebep olan namuslu ve mâsum kadınlara zina iftirasında bulunanlar da dünya ve âhirette lanetlenirler.[62] Buna İslâm hukukunda kazf denilmektedir. Resûlullah (s.a.v.) bunu “yedi büyük günah” arasında zikretmiştir.[63] Namuslu kişilere iftira atanlara ise had olarak seksen sopa vurulur ve şahitlikleri ebediyen kabul edilmez.[64] İslâm hukukunda evli (muhsan ve muhsana/seyyib ve seyyibe) ile bekâra (gayr-i muhsan) uygulanan zina cezasının farklı olması,[65] evli kişinin gayr-i ahlâkî yollara sapmasının bekâra göre daha ağır yaptırmalarının olduğunu göstermektedir. Şu hâlde evlilik, namuslu yaşama imkânı sunacağı ve harama giden yolları büyük ölçüde kapatacağı için imkân ölçüsünde bekâr kalınmamalıdır. Harama götüren yolları kapamadan bunların tabiî sonucu olan fiilleri yasaklamanın başarılı bir sonuç getirmeyeceği açıktır.

  1. Aileye zarar veren anlayışlara meyledilmemesi

Aileye zarar veren çağdaş akımların başında ateizm, deizm, agnostisizm, modernite, feminizm gibi telakkiler gelmektedir. Hz. Peygamber zamanında bu tür akımlar olmasa da (anakronizm) İslâm hukukundaki harama götüren yolların da haram olacağı ilkesinden (sedd-i zerâyi)[66] hareketle deizm ve agnostisizm gibi bozuk itikat ve felsefelerin benimsenmesi kabul edilemez.

Evliliklerin gecikmesinin ya da çabuk dağılmasının sebepleri arasında feminist telakkilerin rolü hafife alınmamalıdır. İslâm açısından durum şudur: Dinimiz erkeğin kadına ya da kadının erkeğe mutlak üstünlüğüne ya da her yönüyle eşitliğine değil, “eşdeğer” olduklarına,[67] her iki tarafının birbirlerine çeşitli açılardan üstün olabileceklerine, Allah’ın lütfu ile gerçekleşen (vehbî) hususlarda övünülecek bir şeyin olmadığına, her hususta sınandığımıza[68] vurgu yapmaktadır. İslâm açısından kadın, ailede köle ya da hizmetçi olmayıp hanımefendi, çocukların annesi, yuvayı yapan, ailenin iki direğinden biri olarak onu yaşatan, kocasının hayat arkadaşı ve her yönden destekçisi mevkiindedir.

Ne var ki günümüzde başta zikrettiğimiz akımlar özellikle yeni nesil arasında tesirlerini göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda Türk aile yapısı önceki kuşakların tecrübelerinden yararlanılabildiği, zorluklar karşısında sosyal ve iktisadî dayanışmanın sağlanabildiği geniş aileden[69] çekirdek aileye evrilmiş; dede, büyük anne, oğul, gelin ve çocuklar olmak üzere üç kuşak bir arada yaşayabilmeye dayalı[70] geleneksel Türk ailesi terk edilip giderek daha fazla oranda “çekirdek aile” tercih edilir olmuştur. Ayrıca son zamanlarda “seviyeli birliktelik” adı altında “resmî nikâh” olmadan yaşama, hürriyeti kısıtladığı ve sorumlulukları artırdığı gerekçesiyle çocuk yetiştirmeme gibi âdetler revaç bulmaya başlamıştır. Bu eğilim, aile medeniyetinin temellerinin sarsılmasının, hatta hızla yıkılışa doğru gittiğinin ciddî emareleri olarak değerlendirilmeli ve gecikmeden ailenin korunmasına yönelik çok yönlü ve müessir tedbirler alınmalıdır. 

  1. Aile Hayatında Alınacak Tedbirler

Allah Resûlü, evliliğin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi ve ailenin korunması sadedinde ikinci bir basamak olarak aile ve evlilik hayatı devam ederken alınacak tedbirlerden bahsetmiştir.

  1. Hz. Peygamber’in evlilik hususunda kendisini model olarak göstermesi

Yaşadığı dönemdeki meşakkatler sebebiyle evliliğe fırsat bulamayan Hz. Îsâ hariç tutulursa Kur’ân’da zikredilenler içinde bekâr peygamber bilinmemektedir. O bakımdan Hz. Peygamber, ısrarla nikâhın/evlenmenin kendisinin sünneti olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca o, İslâm’da ruhbanlığın olmadığını,[71] Allah’ın insan fıtratına koyduğu ihtiyaçların tabiî ve meşru yoldan giderilmesi gerektiğini ifade buyurmuştur. Nitekim üç sahâbî, Hz. Âişe’den Resûlullah’ın (s.a.v.) ibadet hayatını sorup öğrendikten sonra onun gelmiş-geçmiş günahlarının bağışlandığını, kendilerinin ise böyle olmadığını, bu sebeple birinin geceleri devamlı namaz kılacağını, diğerinin her gün oruç tutacağını (dehr orucu), üçüncü kişinin ise hiç evlenmeyip kendini ibadet vereceğini ifade ettiği Resûl-i Ekrem’e haber verilince,  Allah Resûlü onların bu tutumlarına sert bir tepki göstermiştir. O, bu yaklaşımın takva olmadığını, Allah’ı en çok tanıyan ve O’na karşı en saygılı kişi olarak kendisinin ne evliliği terk ettiğini ne her gün oruç tuttuğunu ve ne de bütün gece ibadet ettiğini haber vererek ümmetini dengeli olmaya çağırmıştır.[72] Aynı şekilde evlenmeyi terk eden sahâbeden Osman b. Mazʽûn’a (ö. 2/623-24) Allah Resûlü, “Ben ruhbanlığı emretmedim. Sen evlenmeyi terk ederek benim sünnetimden yüz mü çeviriyorsun?”[73] buyurarak evliliği terk etmek suretiyle daha fazla dindar olunamayacağına dikkat çekmiştir. Keza Ali b. Ebû Tâlib, Abdullah b. Amr’ında aralarında olduğu bir grup sahâbî evlenmemek, gündüzleri hep oruç tutmak, geceleri çok namaz kılmak suretiyle kendilerini tamamen ibadete vermeyi kararlaştırdıklarında Allah Resûlü onları bu aşırılıktan menetmiştir.[74]

Her hâli örnek olarak gösterilen Allah Resûlü, kişinin eşine karşı nasıl davranması gerektiği konusunda da ümmetine model olmuştur. “Hayırlınız, aile fertlerine hayırlı olandır. Ailesine en hayırlı olanınız benim[75] hadisi bunu ortaya koymaktadır. Nitekim o, süt sağmak, bazı tamiratlar gibi ev işlerinde eşlerine yardım ettiği gibi, eşlerinin kıskançlıklarını müsamaha ile karşılamış, dünya refahından daha fazla pay alma isteklerine onları kırmadan olumsuz cevap vermiştir.  Resûl-i Ekrem “Yediğinizden eşlerinize yediriniz, giydiğiniz elbise kalitesinde onları giydiriniz, yüzlerine asla vurmayınız, kötü davranmayınız, onları evden atmayınız[76] buyurarak kocalara edep öğretmiş ve eşlerine karşı vazifelerini hatırlatmıştır.

Allah Resûlü’nün eşlerine bir fiske bile vurmadığı,[77] yumuşak davrandığı, onların gönüllerini hoş ettiği ve aralarında adaletli davrandığı, eşlerinin iyi hasletlerini öne çıkarıp kusurlarını örttüğü, onların iyi yönlerini takdir ettiği, onlara en güzel adla hitap ettiği, onlarla birlikte zaman geçirdiği,  hâl ve hatırlarını sorup problemleri ile ilgilendiği, bazı hususları kendileriyle istişare ettiği[78] bilinmektedir. Şu hâlde mü’minlerin en kâmil olanının ahlâkı güzel olan; hayırlı insanın ise eşine karşı iyi davranan olduğunu[79] ifade buyuran Allah Resûlü’nü örnek alarak kişi ailesine iyi davranmalı; anlayışı, hoşgörüsü, güler yüzü ve hayatı kolaylaştırması ile dünya nimetlerinden sayılan eşini memnun etmeye gayret sarf etmelidir.

  1. Çocuk edinilmesinin tavsiye edilmesi ve ümmetin kaliteli çokluğuyla övünüleceğinin ifade edilmesi

Çocuk; aile ağacının meyvesi, aile yapısının harcıdır. Ailenin ve neslin korunması, ancak sağlam aile yapısı içinde yetişmiş nesillerle mümkündür. Nitekim bir sahâbî Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) güzel ve soylu bir kadınla evlenmek istediğini, ancak onun çocuk dünyaya getirme özelliğini kaybettiğini haber verip bu hususta Resûlullah’ın müsaadesini almak istediğinde o, söz konusu sahâbînin böyle bir kadınla evlenmesini yasaklamıştır. Mezkûr sahâbî, talebini üç kez yenilemesine rağmen Hz. Peygamber ona “çocuğu olmuyorsa onunla evlenmemesi”ni emretmiştir. Gerekçe olarak “Doğurgan ve sevgi dolu kadınlarla evleniniz, çoğalınız; zira ben kıyamet günü (diğer ümmetler karşı)[80] ümmetimin (kaliteli) çokluğu ile övüneceğim[81] buyurarak Müslüman nesillerin yetiştirilmesinin önemine dikkat çekmiştir. Resûlullah’ın övünmesi Allah’ın dinini reddeden kâfir ve münafık güruha karşı müvahhid ve müttakî mü’minler sebebiyledir. Hadiste hem velûd (doğurgan) hem de vedûd (sevgi dolu/tutkulu) kelimelerinin birlikte zikredilmesi oldukça anlamlıdır; zira bunlardan birinin yokluğunda hadiste kastedilen maksat hâsıl olmaz.[82]

  1. Çocukların öldürülmesinin yasaklanması

Câhiliye döneminde büyüdüğünde namusunu kirletme, dengini bulamayarak ya da esir düşerek ailenin şerefini düşürme vb. gerekçelerle bazı aileler tarafında özellikle kız çocuklarının gömülerek öldürüldüğü[83] bilinmektedir. Kur’ân bu âdeti şiddetle reddetmektedir. O, iktisadî, psikolojik, sosyal ya da diğer sebeplerle anne karnındaki bebeklerin kürtaj vb. yollarla katledilmesini kesinlikle yasaklamıştır.[84] Gebeliği önlemenin yegâne istisnası, zaruret hâli denilen hamile kalması ve bunu devam ettirmesi durumunda annenin hayatî tehlike altında olduğunun uzman ve dindar bir doktor tarafından kesin olarak tespit edilmiş olması[85]ve bunun çok erken safhada gerçekleştirilmesidir.

Mümtehine sûresinin 12. âyetinde, çocukların hangi devrede olursa olsun öldürülmesi yasaklanmakta ve bu vahşî davranış “Câhiliye âdeti” olarak kınanmaktadır.[86] Nitekim hadiste de Allah Resûlü, “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira atmamak, maʽrufta Resûlullah’a isyan etmemek…” gibi hususlarda ashâbından bey’at almıştır.[87]

  1. Çocuk eğitimine ayrılan zamanın ibadet olarak değerlendirilmesi

Kur’an bize bir peygamberin dilinden “Rabbimiz bizim için göz aydınlığı olacak salih evlatlar ihsan eyle[88] şeklinde dua edebi öğretmektedir. Neslin devamı için evlilik şart olduğu gibi, hayırlı nesiller için de çocukların güzel bir şekilde yetiştirilmesi; anne-babasına, çevresine, vatanına ve milletine karşı sorumluluklarının şuurunda, bunlar için elinden gelen en güzel hizmetleri yapma bilinci içinde büyütülmeleri önem arz etmektedir. İş hayatını bahane etmeden anne – baba, çocuklarına mutlaka zaman ayırmalı, onlarla birlikte gerekirse oyun oynamalıdır. Anne, Allah Teâlâ’nın kendisine lütfettiği annelik şefkatini, çocuğuna göstereceği sevgi, şefkat ve ilgiyi hiçbir bakıcı ve anaokulunun gösteremeyeceğini ya da bunların anne şefkat ve ihtimamının yerini tutamayacağını unutulmamalıdır. Anne, çocuğunun ruhî gelişiminde büyük ehemmiyeti haiz olan bu şefkat ve ilgiyi, iş hayatı gibi hususları gerekçe göstererek kesinlikle ihmal etmemelidir. Zira aile sıcaklığı ve dinî bir ortam içinde yetişen çocuğun şahsiyeti daha sağlam ve ahlâkı daha güzel olacaktır.

  1. Ailenin rızkı için çalışmanın ibadet olarak görülmesi

Allah Resûlü, ailesinin maişetini helal yollardan temin etmek için evinden çıkıp işe giden bir eşin Allah yolunda olduğunu[89] ifade buyurarak ailesinin geçimi için çabalamanın önemine ve ecrine dikkat çekmiştir. Bu gerçekten ikna edici bir teşviktir; zira hem dünyevî hem de uhrevî faydalar içermektedir. Kişinin ailesine, çevresine ve devletine yük olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmesi, çalışıp üretime katkıda bulunması teşvik edilmekte; pasif, tembel ve hazırcı bir anlayış kınanmaktadır.

Bindiği üzere aile içi şiddetin temelinde yatan sebeplerden biri de işsizliktir. İşsiz - güçsüz dolaşan ve ailesine karşı ekonomik ve sosyal sorumluluklarını yerine getir(e)meyen aile reislerinin kontrolündeki ailede, bir süre sonra eşler arasında geçimsizlik, kavga, huzursuzluk, gerilim gibi psikolojik rahatsızlıklar husule gelmekte ve nihayetinde bundan çocuklar da etkilenmekte ve tedbir alınmazsa yuva dağılabilmektedir.

  1. Eşlerin birbirlerine sevgi, anlayış ve sabırla davranmalarının tavsiye edilmesi

Her şeyden önce yuva karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış temeline dayanmalıdır. Eşlerin geçimli olması, olur-olmaz şeylere karşı alınganlık göstermemesi ve empati kurabilmesi gerekir. Hanım kocasından imkânları kısıtlı ise lüks bir hayat yaşatmasını beklememeli, bu hususta ona psikolojik baskı yaparak onun gayr-i meşru yollardan para kazanmasına sebep olmamalıdır. Bu konuda Resûl-i Ekrem eşlerine kanaat sahibi olmalarını, dünya malı ve servetine tamah etmemelerini tavsiye eden[90] Allah’ın Resûlü’nde ne güzel örnek vardır. Şöyle ki Medine İslâm devletinin yeni fethedilen yerlerden gelen ganimet ve vergilerle birlikte zenginleşmesi üzerine, bu refahtan pay almak isteyen eşlerine, kıyamete kadar ümmete örnek olmak üzere âyette kıt-kanaat yaşama tarzını devam ettirmelerinin tavsiye edilmiş olması dikkat çekicidir.[91] Hâlbuki Allah Resûlü, dilese lüks bir hayat sürebilir, eşlerini de refah içinde yaşatabilirdi. Ancak o, sade bir kul ve ümmetinin bütün kesimlerine güzel bir model olarak dünya saltanatına ve debdebesine meyletmemiş, her seviyedeki Müslüman liderlere ve aile reislerine örnek olmak üzere mütevazı hayatını ve çizgisini, imkânlar artmasına rağmen, hiç değiştirmemiştir.[92]

Resûl-i Ekrem’in, kızı Fâtıma’nın (r. anhâ) değirmen işlerinden ellerinin nasır bağladığı gerekçesiyle hizmetçi talebini, diğer kadınlara aynı imkânı sağlamayacağı için uygun karşılamaması,[93] bunun yerine ona Allah’a sığınıp dua etmesini tavsiye etmesi, Müslüman idarecilerin hem kendi yakınlarına hem de idaresi altındakilere nasıl davranması gerektiği hususunda güzel bir örnektir.  Kısaca Allah Resûlü büyük bir hazine olan, ona sahip olması hâlinde fakirin zengin, ondan mahrumsa zenginin fakir sayıldığı kanaati tavsiye etmektedir.

Evliliğin devamı için geçimli olmak ve anlayışlı davranmak şarttır. Hayatın mevsimler gibi baharı, yazı, kışı vardır. Zorluklar ancak karşılıklı anlayış, sabır ve metanetle aşılabilir. Husule gelen hataları aile içinde, büyütmeden ve yapıcı davranarak onarma cihetine gidilmelidir. Öfkeyi kontrol esassa da böyle bir durumda iki taraftan biri öfkeli olduğunda diğeri sabır gösterebilmeli, öfkeye öfke ile karşılık vermemelidir. Bu durumlarda en güzel ilaç sabırdır. Öfkenin üstüne öfke ile gidildiği takdirde cinayete kadar varan ve kişinin dünyasını da âhiretini de yıkan vahim ve telafisini imkânsız olaylar meydana gelebilmektedir. Her gün ekranlara yansıyan elîm hâdiseler bunun şahitleridir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur’ân’da Hz. Eyüb,[94] Yâkub,[95] Yûsuf[96] gibi peygamberleri sabır timsali olarak zikretmiştir.

  1. Eşlerin birbirlerine sadâkati ve mutluluğun yuvada aranması

Allah Teâlâ’nın yukarıda değişik vesilelerle zikrettiğimiz “göz aydınlığı olacak eşler nasip et[97] şeklinde dua edilmesini tavsiye buyurması, evlilikte kişiyi mutlu edecek salih ve saliha eşin önemine ve evlilikte amaçlardan biri olan göz nuru olan nesillerin yetiştirilmesine vurgu anlamına gelmektedir. Bütün bunlardan hanımın dışarıda kendisine uygun bir işte çalışmaması ve iş hayatında yer almaması gibi bir sonuç çıkarılmalıdır.

Hz. Peygamber de “Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır[98] buyurarak “sâliha kadın”ı dünyanın en önemli nimeti olarak tanıtmıştır. Güzellik, zenginlik, kariyer, zeka vb. rağbet edilen şeyler olmasına rağmen, takvanın yani “kulluk duyarlılığı”nın öne çıkarılması, kişiyi mutlu kılacak uyumlu, sadık, çocuklarının annesi, evinin hanımefendisi olan kadının aranmasını tavsiye anlamına gelmektedir.

Eşlerin mutluluğu aile içinde aramaları gerekir. Lüks bir hayat özentisi ile dinî değerlerimizden taviz vermemek, kötü olmamakla beraber zenginliğin her zaman mutluluğun garantisi olmadığını idrak etmek, kendi imkânlarını düşünerek elde olanla yetinmek, kanaatkâr olmak, çevreye özenmemek, eşini ve kendi durumunu, bir özenti içinde başkaları ile kıyaslamamak gerekir.

Eşlerin hiçbir surette zinaya tevessül etmemeleri gerekir; zira yuvayı yıkan zinadır. Zina aile binasına atılan bir bomba gibi her şeyi tahrip eder ve eşler arasındaki güveni tamir edilemez şekilde yok eder. Bununla kalmayıp sıhhî ve psikolojik sorunları da beraberinde getirir. Ayrıca zina, çocukların ebeveynlerine saygı duymamalarına sebep olduğu gibi kendilerine kötü örnek teşkil ederek ileride aynı yanlış fiile düşmelerine sebebiyet verebilir.

Bunun için eşler, birbirlerine karşı dürüst ve şeffaf olmalıdırlar; aralarında sorunlar çıkmadan ya da büyümeden açık olan iletişim kanallarını kullanarak bunlara karşı birlikte çözüm bulmaya çalışmalıdırlar. Zina gibi yıkıcı olmayan diğer hatalarda, kusurlu taraf diğerinden özür ve af dileyebilmeli, diğeri tekerrür etmemesi sözünü alarak eşini bağışlayabilme erdem ve fedakârlığını gösterebilmelidir.

  1. İsraf ve aşırılıktan kaçınmanın öğütlenmesi

Öncelikle yuva kurulma aşamasında israftan kaçınılarak, gençlerin borç yükleri ile en güzel yıllarını sıkıntı içinde geçirmelerine ve birbirlerini ya da ailelerini suçlamalarına sebep olunmamalıdır. Gerek evlilik aşamasında gerekse evlendikten sonra eşler kendi ekonomik durumlarını ve bütçelerini göz önüne alarak harcamalarını dengeli bir şekilde yapmalıdırlar. Eşlerin çevreye ve reklamlara özenerek altından kalkamayacakları borç yükünün altına girmeleri, vaktinde ödeyemedikleri takdirde borç sarmalına girip iflas etmelerine, haciz ve  kredi kartı batağı gibi yuvanın yıkılmasına, hatta intiharlara yol açabilen sorunlara yol açmaktadır.

Şu hâlde aşırılık ve israftan kaçmak, kanaat sahibi olmak, her nimetin hesabının sorulacağını[99] unutmamak, içinde bulunduğumuz imkânlardan mahrum olan kesimleri düşünerek dengeli harcama yapmak gerekmektedir.

  1. Aile içi şiddet ve baskının yasaklanması

Şiddet, “kişinin sahip olduğu fizikî, mâlî ya da sosyal güçle muhatabına karşı otorite sağlama, karşı tarafı tehdit olarak görerek korkutup sindirme, ona psikolojik, fizikî vb. yollarla baskı yapma” şeklinde tanımlanabilir. Hiçbir kimsenin kusursuz olmadığını bilerek karı kocanın birbirlerinin ufak tefek kusurlarını müsamaha ile karşılamaları, bunları büyütüp başa kalkmamaları, zina gibi ağır bir kusur olmadıkça Kur’ân’da[100] “nüşûz” diye nitelenen serkeşliklerini Kur’ân ve Sünnet’in tavsiye ettiği şekilde şiddete başvurmadan çözmeleri gerekir.[101]

Eşlerin iş hayatında yaşadıkları sorunları aile ortamına getirmemeleri, her iki tarafın ebeveynlerinin istişare etmeden ve karşı tarafı düşünmeden evli olan çocukları hakkında tek taraflı kararlar almamaları ya da aldıkları kararları, eşlerin dengeleri gözeterek olduğu gibi uygulamamaları, ailelerinin taleplerini onları kırmadan, konuşup ikna ederek suhûletle ve usulünce geri çevirebilmeleri, birbirlerinin ailelerini tenkit etmemeleri, aşağılamamaları ve çıkacak krizleri yönetebilmeleri şarttır. Ayrıca eşlerin çevrenin kıskançlık veya rekabetten kaynaklanan kışkırtmalarına kulak asmamaları da yuvanın devamı ve huzuru için önemlidir.

  1. Evliliğin Yürümemesi Hâlinde Alınacak Tedbirler
  2. Boşanmanın hoş görülmemesi ve son çare olarak düşünülmesi

İslâm, evliliği teşvik etmesine ve ailenin karşılıklı sevgi, saygı ve sorumlulukları yerine getirerek sürdürülmesini emretmesine karşın, bu hasletlerin kaybedilmesi sonucu evlilik hayatının yürümez ve çekilmez hâle gelmesi durumunda son çare olarak boşanmayı helal kılmıştır.[102] Boşanma hak olsa da arzu edilen bir durum değildir ve bunun keyfî bir şekilde kullanılmasını İslâm asla tasvip etmez.

İslâm boşamayı yozlaştıran Yahudilik ile bunu kesinlikle yasaklayan Hıristiyanlık arasında orta bir yol izler.[103] Fıtrat dini olan İslâm’da Katoliklik’te olduğundan farklı olarak boşanma helal ise de bu tavsiye edilen bir durum değildir. Eşler arasında ciddi uyumsuzluk varsa, eşler arasında sevgi kalmamışsa, evlilik psikolojik ve cinsî birtakım rahatsızlıklarla devam edemez hâle gelmişse son çare olarak boşa(n)maya başvurulur.

Boşamanın da çeşitleri vardır. Yeni bir nikâh ve mehir olmadan dönülebilen talakta (ric’î), geçici olarak ayrılan eşlerin durumu bir daha değerlendirmelerine fırsat verilir. Boşama, bâin talak[104] şeklinde gerçekleşmişse eşler, aralarındaki hukuku gözeterek nikâh ve mehir ile tekrar evlenebilecekleri gibi bunun yerine başka adayla da evlenebilir, yeni bir yuva kurabilirler. Birbirlerine karşı sevgi ve saygıları devam ediyorsa ve yaptıklarından pişmanlık duyuyorlarsa bu, evliliği kurtarmak için yeni bir fırsat demektir. Ancak evliliği beyinlerinde bitirmişler ve aralarında hiçbir sevgi ve saygı kalmamışsa ve talak da büyük bâin talak[105] şeklinde gerçekleşmişse artık ayrılmaktan başka çare kalmamış demektir ve birbirleriyle evlenemezler.

Boşama sonrası koca,[106] çocuklarına[107] nafaka[108] ödemesi gibi maddî yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Nitekim hadiste “Allah’ın helâl kıldıklarının en kötüsü boşanmadır[109] buyrulmuş, zevk için evlenip boşananları Allah Teâlâ’nın sevmediği haber verilmiştir.[110]

  1. Aileyi ayakta tutacak müessese ve unsurların geliştirilmesi

İslâm’ın düşman addettiği olgulardan biri de cehâlettir.[111] Aile içi uyumsuzluğun ve şiddetin sebeplerinin başında eşlerin birbirlerine karşı sorumluluklarını bilmemesi, yuva kurmanın Allah’ın bir emri olduğunun, onun ayakta tutmak için gösterilecek çabanın Allah’ın rızasına sebep olacağının bilinmemesi, müsamahasızlık, tarafeynin birbirlerinin yakınlarına tahammül edememesi, ferdiyetçilik, baskı ve bencillik gibi hususlar gelmektedir. Dinini, örfünü ve millî kültürünü bilen, sorumluluklarının farkında olan bilinçli eşler birbirlerine maddî, manevî ve psikolojik açılardan yardımcı olurlar.

Evli çiftlerin ailelerinin yapıcı davranarak çocuklarının geçimi için makul bir çaba sarf etmeleri, onların sorunları ile ilgilenmeleri gerekir. Ayrıca aile için sorunlar karşısında, gerektiğinde bir psikologdan yardım alınması ihmal edilmemelidir. Her ne kadar eşlerinden her biri, böyle durumlarda genellikle sorunun karşı tarafta olduğunu iddia ederse de problemin kaynağı ve faili, bu bir uzman tarafından tespit edilip buna göre ilmî çözümlerin uygulanması daha sağlıklı yoldur.

  1. c. Hakeme başvurulması

Kur’ân, eşler arasında itaatsizlik olması hâlinde nasihat etme, yatakları ayırma, evi ayırma gibi tedbirleri[112] devreye sokmasına rağmen yine bunlar çözüm olmazsa hakemlerden yardım istenmesini tavsiye eder ve aileyi dağılmaktan kurtarmak için bütün formülleri devreye sokar. Aile içinde eşler arasındaki huzursuzluk olması ve durumun boşanmaya doğru gitmesi durumunda problemin sebeplerine araştırmak ve uygun çözüm bulmak amacıyla hem erkek ve kadının ailelerinden birer hakem görevlendirilir.[113] Hakemin yakınlardan seçilmesi; başkalarına nispetle onların problemlere yakînen vâkıf olmaları, aradaki sorunu çözmek için daha gayretli davranmaları ve aile içi sırları dışarıya sızdırmamaları, saygınlıklarını kullanarak yumuşak bir otorite ile çözümü bulmaya çalışmaları gibi sebeplere mebnidir.[114] Arabulucu görevi üstlenecek olan bu iki hakem, tarafları dinleyerek sorunun kaynağını bulmaya çalışır, son bir umut olarak yuvayı dağılmaktan kurtarmaya çalışır. Mahkemeye gitmeden başvurulan bu usul, hakkı verilebilirse evliliği kurtarmada oldukça etkili olabilir.

  1. Caydırıcı bazı tedbirlerin öngörülmesi

İslâm boşamayı önleyebilmek ya da boşanma sonrasında çocukların mağduriyetlerini önleyebilmek için birtakım tedbirler almıştır. Boşa(n)ma hâlinde kocanın varsa çocuklarına[115] nafaka (temel ihtiyaçlarını karşılanması) ödemesi bunlardan biridir. Eşler boşansalar dahi İslâm, kadının tek başına hiçbir imkânı olmaksızın kalmasına müsaade etmez. İslâm’a göre koca, evlilik süresince ya da ric’î talakla boşadığı eşine iddet müddetince adına  “iddet nafakası”  denilen nafakayı ödemekle yükümlüdür.[116]

Mehir de boşanan kadını korumaya ve evliliği kurtarmaya yönelik caydırıcı tedbirlerdendir. Öyle ki kocası eşini boşamışa ve aralarında eğer halvet-i sahiha veya zifaf gerçekleşmişse kadın kendisini boşayan kocasından nikâh sırasında belirlenen mehrin tamamını alma hakkı vardır. Nikâh sırasında mehir belirlenmemişe kadının kız kardeşleri ya da baba yönünden yakınlarının güzellik, eğitim durumları ve sosyal statüleri emsal alınarak adına mehr-i misil denilen bir mehri koca boşadığı eşine ödemek zorundadır.

İddet bekleme zorunluluğunun getirilmesi de boşanmayı önlemeye ve neslin korunmasını sağlamaya yönelik tedbirler arasında değerlendirilebilir. İslâm hukukuna göre, eşler boşandıktan sonra hanım hemen evlenemez. Hamile ise çocuğu dünyaya gelinceye kadar, değilse dört ay on gün iddet bekler.[117] Bunun sebebi, nesebin karışmaması için kadınının boşandığı kocasından hamile olup olmadığını anlamasının yanında, dönülebilen talakta (ricʽî talak) kocanın, bâin talakta kocanın ve eşinin boşanma kararını tekrar gözden geçirmelerine imkân sağlanmasıdır. İddet, kocanın vefatı sebebiyle husule gelmişse bu, onun hatırasına saygı gösterme, yeni bir evlilikte acele etmeyip ona hazırlanma fırsatı verme gibi hikmetler de taşır.[118]

Sonuç

İslâm toplumunun temelini aile teşkil etmektedir. Bu önemli müessesenin temelleri ise daha çocuklukla birlikte atılmakta, yuva kurulması ve topluma yararlı bireyler yetiştirilmesi ile birlikte kemâle ermektedir. Hz. Peygamber’in sünneti, eğitimi anne karnında başlatarak bebeklerin helal lokma ile beslenmesini, fıtrata uygun olarak eğitilmesini, ileride aile kuracak gençlerin o günlere donanımlı,  hazırlıklı ve sorumluluk sahibi olarak yetiştirilmesini öngörmektedir.

Sünnet ailenin korunmasını çocukluktan başlatarak evlilik safhası, evlilik hayatı süresince ve evliliğin sonra ermesi durumunda olma üzere üç safhada özetlenebilecek tedbirler alarak küllî bir yaklaşımla değerlendirir. İslâm, evliliği nefsânî, geçici, zevke yönelik bir faaliyet olarak değil, Allah huzurunda verilmiş sağlam bir akd, hukukî ve sosyal yaptırımları olan bir kurum olarak değerlendirir. Evliliğin Allah rızası için ve onun kurallarına göre yapılmasını, ona göre yürütülmesini ve boşanılacaksa da yine hukuka riayet ederek güzellikle boşanılmasını öngörerek onu sağlam, bağlayıcı hukukî temeller üzerine kurar. Kur’ân ve onun uygulama biçimi olan Sünnet, aile hayatında kocaya da hanıma da sorumluluklar yükler, aile hayatının yürümesi, maişet temini, çocuk yetiştirilmesi gibi sorumlulukları ibadet olarak değerlendirerek ona dinî bir anlam katar. Evlilik Allah’ın koyduğu fıtrî bir kanun/sünnetullah olarak hem neslin çoğalmasını, hem de toplumu çökertecek gayr-i ahlâkî fiillerin önlenmesini amaçladığı için İslâm hukukunda ibadet olarak değerlendirilmiştir.

Sünnet, değerlerinin giderek unutulduğu ya da ihmal edildiği, Batı’dan gelen ve neslimizi bozan zararlı cereyanların egemenlik alanını gün geçtikçe biraz daha genişlettiği, ailenin ve bireylerin modernite karşısında savrulduğu günümüzde, aileyi ve neslimizi koruma bağlamında Sünnet’ten öğreneceğimiz çok şey vardır. Bu çalışmamızda her biri ayrı bir araştırmanın konusu olabilecek ailenin korunmasına yönelik olarak Sünnet tarafından getirilen tedbirleri, bir bütünlük arz etmesi bakımından ana hatlarıyla da olsa değerlendirmiş olduk.

KAYNAKLAR

Abdürrezzâk, Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm Abdürrezzâk es-Sanʽânî (ö. 211/827), el-Musannef,  thk. Habîburrahman el-Aʽzamî, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut 1403.

Acar, H. İbrahim, “İddet”, DİA, TDV Yayınları, İstanbul 2000, XXI, 466-471.

Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdullah Ahmed b. Muhammed eş-Şeybânî (ö 241/855), el-Müsned, thk. Ahmed Muhammed Şâkir, Dâru’l-hadîs, Kahire 1416/1995.

Akgündüz, Ahmet, “Hakem”, DİA, TDV Yayınları, İstanbul 1997,  XV, 172.

Ali el-Kârî, Ebü’l-Hasan Nureddin Ali b. Sultan Muhammed (ö.1014/1606), Mirkâtü’l-mefâtih şerhi Mişkâti’l-Mesâbîh,  Dâru’l-fikr, Beyrut 1422/2002.

Altıntaş, “Modernitenin İslâm Ailesi Üzerine Etkisi”, Mehir, Sayı 1, 1997, s. 5-8.

Apaydın, Yunus, “İslâm Hukunda Aile”, Günümüzde Aile Uluslararası Aile Sempozyumu (2-4 Aralık 2005-İstanbul), 2007, s. 135-150.

Aydın, Mehmet Akif, “Aile”, DİA, TDV Yayınları, İstanbul 1989, II, 196-200.

Aynî, Ebû Muhammed Bedreddin Mahmûd b. Ahmed b.Musa el-Hanefî (ö. 855/1451), ʽUmdetü’l-kârî şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Dâru ihyâi türâsi’l-Arabî, Beyrut ts.

Bahçekapılı, Nedim, “İslâm ve Kilise Hukuku Açısından Aile ve Evlilik”, İslam Araştırmaları, Yıl 1, Sayı 1, Şubat 2008, s. 29-38.

Bellefonds, Y. Linant de “ʿIdda”, The Encyclopaedia of Islam EI² (İng.),, new ed. E.J. Brill, Leiden  1960, III, 1010-1013.

Beyhakî, Şuabü’l-îmân, thk. Abdülali Abdülhamîd Hâmid,  Mektebetü’r-rüşd, Riyat 1423/2003.

----------, Maʽrifetü’s-sünen ve’l-âsâr,  Câmiatü’t-dirâsâti’l-İslâmiyye, Karaçi; Dâru Kuteybe Dımaşk, Beyrut 1412/1991.

Bezzâr, Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyin b. Ali (ö. 458/1066), Müsned (thk. Mahfûzürrahmân Zeynüllah, Adil b. Sad, Sabri Abdülhâlik), Mektebetü’l-ulûm ve’l-hükm, Medine 1988-2009.

Davids, T. W. Rhys “Family”, Encyclopedia of Religion and Ethics (ERE) (edit. Hastings James, John A. Selbic, Louis H. Gray, T. T. Clark), Charles Scribner’s Sons, Edinburgh, New York 1980, V, 723-728.

Ebû Nuaym, Ebû Nuaym Ahmed b. Abdullah b. İshak İsfahani Ebû Nuaym İsfahânî, (ö. 430/1038), Hilyetü’l-evliyâ ve tabakâtü’l-asfiyâ, es-Saâde, Mısır 1394/1974.

Emîr es-Sanʽanî, Ebû İbrâhim İzzeddin Muhammed b. İsmail Emir (ö. 1182/1768), et-Tenvîr şerhu el-Câmii’s-sağîr (thk. Muhammed İshâk Muhammed İbrahim), Mektebetü dâri’s-selâm, Riyad 1432/2011.

Erbay, Celal, “Nafaka”, DİA, TDV Yayınları,  İstanbul 2006, XXXII, 282-285.

Gezer, Arif, “Hz. Peygamber Dönemi Mehir Uygulaması ile Günümüz Mehir Uygulamasının Karşılaştırılması”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017, cilt: V, sayı: 6, s. 55-72.

Hâkim, Ebû Abdullah İbnü’l-Beyyi’ Muhammed en-Nîsâbûrî (ö. 405/1014), el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, thk. Mustafa Abdülkadir Atâ, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 1411/1990.

Harâitî, Ebû Bekr Muhammed b. Caʽfer b. Muhammed b. Sehl Samerrî (ö. 327/939) Mekârimü’l-ahlâk (thk. Eymen Abdülcâbir el- Buhayrî), Dâru’l-âfâki’l-Arabiyye, Kahire 1419/1999.

Heysemî, Ebü’l-Hasan Nureddin Ali b. Ebî Bekr b. Süleyman (ö. 807/1405), Mecmaʿu’z-zevâʾid (thk. Hüsâmeddin el-Kudsî, Mektebetü’l-Kudsî), Kahire 1414/1994.

İbn Balabân, Ebü’l-Hasan Alaeddin Ali b. Balaban b. Abdullah (ö. 739/1339) el-İhsân bi tertibi Sahîhi İbn Hibbân (thk. Şuayb Arnaût), Müessesetü’r-risâle, Beyrut 1408/1988.

İbn Ebî Şeybe,  Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. İbrâhim (ö. 235/849), el-Musannef (thk. Kemâl Yusuf el-Hût), Mektebetü’r-rüşd, Riyad 1409.

İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Alî b. Muhammed Askalânî (ö. 852/1449), Fethu’l-bârî, Dâru’l-maʽrife 1379.

İbn Hazm, Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd Zâhirî (ö. 456/1064), el-Muhalla (thk. Abdurrahman Cezîrî), Dârü’t-Türas, Kahire  ty.

İbn Teymiyye, Ebü’l-Abbas Takıyyüddin Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye (ö. 728/1328), Mecmûu’l-fetâvâ (thk. Abdurrahman b. Muhammed b. Kâsım), Mücemmaü’l-Melik Fehd i-Tıbaati’l-Mushafi’ş-Şerif, Medine 1416/1995.

Köse, Saffet, Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu, Mehir Vakfı Yayınları, Konya 2016.

Kutluay, İbrahim, “Kadına Şiddeti Meşrûlaştırdığına Delil Olarak Kullanılan Bazı Âyet ve Hadislerin Değerlendirilmesi”,  Marife Bilimsel Birikim 18/2 (2018): 439-467.

Mübarekfûrî, Ebü’l-Ula Muhammed Abdurrahman b. Abdürrahim Mübarekfuri, (ö. 1353/1935), Tuhfetü’l-ahvezî şerhu Câmi’t-Tirmizî, tashih Abdülvehhâb Abdüllatîf, Dâru’l-fikr, Kahire ty.

Münâvî, Zeynüddin Muhammed Abdürrauf b. Tâcilârifîn b. Ali (ö.1031/1622), Feyzü’l-kadîr, el-Mektebetü’l-ticâriyyeti’l-kübrâ, Mısır 1356.

Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref b. Mürî (ö. 676/1277), el-Mecmuʽ şerhi’l-Muhezzeb, Dâru’l-fikr ts.

----------, Şerhu Sahîh-i Müslim, Dâru  ihyâi’t- türâsi’l-Arabî, Beyrut 1392/1972.

Serahsî, el-Mebsût, Dâru’l-maʽrife, Beyrut 1414/1993.

 ----------,Usûl, Dâru’l-maʽrife, Beyrut ty.

Şevkânî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Havlânî (ö. 1250/1834), Neylü’l-evtâr (thk. Usâmüddin es-Sabâbitî), Dâru’l-hadîs, Mısır 1413/1993.

Taberânî, Ebü’l-Kâsım Müsnidü’d-Dünyâ Süleymân b. Ahmed b. Eyyûb (ö. 360/971), el-Muʽcemü’l-kebîr(thk. Hamdî b. Abdülmecîd es-Selefî), Mektebetü İbn Teymiyye/Dâru’s-sumayʽî, Riyad 1415/1994.

------------, el-Muʽcemü’l-evsât, Thk. Tarık b. Ivazullah b. Muhammed, Abdülmuhsin b. İbrahim el-Hüseynî, Dâru’l-haremeyn, Kahire ty.

Taberî, Ebû Caʽfer İbn Cerîr Muhammed b. Cerîr b. Yezid (ö. 310/923), Câmiü’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân (thk. Ahmed Muhammed Şakir), Müessetü’r-risâle, Beyrut 1420/2000.

------------,Târihu’t-Taberî, Dâru’t-türâs, Beyrut 1387.

Tayâlisî, Ebû Davud Süleyman b. Davud b. el-Carud el-Fârisî (ö. 204/819), Müsned,  thk. Muhammed b. Abdülmuhsin et-Türkî, Dâru’l-hicr, Mısır 1419/1999.

Zemahşerî, Ebü’l-Kasım Carullah Mahmud b. Ömer b. Muhammed (ö. 538/1144), el-Keşşâf, Dâru’l-kütübi’l-Arabî, Beyrut 1407/1986.

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=27593 Erişim: 10. 05. 2019

https://www.islamicity.org/6585/the-family-institution-in-islam/ Erişim tarihi: 03. 03. 2019

http://almoslim.net/node/234513 Erişim tarihi: 20.04.2019.

https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/999/kurtaj-yaptirmak-caiz-midir- Erişim tarihi: 03. 04. 2019

https://www.haberturk.com/evlenme-ve-bosanma-istatistikleri-aciklandi-2389156-ekonomi Erişim tarihi: 23. 04. 2019.

.

 

 

 

 

 

 

*Prof. Dr., İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Hadis ABD Öğretim Üyesi

    i_kutluay@yahoo.com

[1] Apaydın, “İslâm Hukunda Aile”, s. 137.

[2]Allah’ın âyetlerinden (varlığının ve kudretinin delillerinden) biri de sükûn/sükûnet bulasınız/ısınasınız diye sizin için kendinizden eşler yaratıp aranıza sevgi (meveddet) ve rahmet koymasıdır” (er-Rûm 30/21; ayrıca bk. en-Nahl 16/72; en-Nûr 24/32.

[3] Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 473.

[4]Onlar, sizin için bir örtü (elbise), siz de onlar için bir örtü durumundasınız…” (el-Bakara 2/187).

[5] Serahsî, el-Mebsût, IV, 184; krş. Serahsî, Usûl, I, 110. 

[6] Apaydın, “İslâm Hukukunda Aile”, s. 142.

[7] Kilise hukukunda da evlilik ibadet kabul edilir. Bk. Bahçekapılı, “İslâm ve Kilise Hukuku Açısından Aile ve Evlilik”, s. 36-37.

[8] Bk. en-Nisâ 4/34.

[9] en-Nûr 24/32.

[10] Buhârî, “Bûyû”, 15.

[11] Müslim, “Zekât”,  39.

[12] https://www.islamicity.org/6585/the-family-institution-in-islam

[13] http://almoslim.net/node

[14] https://www.haberturk.com/evlenme-ve-bosanma-istatistikleri-aciklandi-2389156-ekonomi; krş. http://www.tuik.gov.tr/basinOdasi/haberler/2016_32_20160316.pdf

[15] http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=27593 Erişim: 10. 05. 2019.

[16] Tirmizî, “Birr”, 33.

[17] Mübarekfûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, VI, 84.

[18] et-Teğâbun 64/15; el-Enfâl 8/28.

[19] Beyhakî, Şuabü’l-îmân, XI, 140.

[20] Bezzâr, Müsned, XV, 176.

[21] Ebû Nuaym, Hılyetü’l-evliyâ, I, 148.

[22] Beyhakî, Şuabü’l-îmân, XI, 136.

Ancak bu hadisin isnadındaki Îsâ b. İbrahim’in “güvenilmeyecek hadisler rivayet ederdi” denilerek zayıf olduğu kaydedilmiştir.

[23] en-Nisâ 4/3.

[24] İslâm’da tek eşlilik (monogami) esastır, birden fazla evliliğe ancak zaruri durumlarda ve belli şartlarla müsaade edilmiştir. Nitekim buna izin veren Nisâ sûresinin 3. âyetinde “...Şayet adaleti gözetmekten korkarsanız o zaman bir tane ile veya câriyenizle yetinin. Doğru yoldan ayrılmamak için bu daha elverişlidir” buyrularak tek eşlilik teşvik edilmiştir.

[25] en-Nûr 24/32.

[26] İbn Mâce, “Nikâh”, 1. “Hayâ, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek benim sünnetimdir. Allah, ruhbaniyeti menetmiştir” (Tirmizî, “Nikâh”, 1).

[27] Şevkânî, İslâm’da ruhbanlığın olmadığına, doğurgan kadınlarla evlenilmesine, sâliha eşin büyük bir nimet olduğuna dair rivayetleri sıralamıştır. Bk. Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 120-121.

[28] Buhârî, “Nikâh”, 3; Müslim, “Nikâh”, 1.

[29] Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, IX, 172.

[30] Bahçekapılı, “İslâm ve Kilise Hukuku Açısından Aile ve Evlilik”, s. 31.

[31] en-Nisâ 4, 4-9-20-34-129.

[32] el-Aʽrâf 7/189.

[33] İbn Mâce, “Ticârât”, 1.

[34] el-Kasas 28/77.

[35] Mehir, Araplarda ve Yahudilik’te de mevcuttur; ancak mahiyeti farklıdır. İslâm hukukunda mehir (sadâk) evlenecek kadının ailesine değil, bizzat kendisine verilir ve kadın diğer mallarında olduğu gibi onda da dilediği gibi tasarrufta bulunur. Aydın, “Aile”, DİA, II, 200.

[36] en-Nisâ 4/4.

[37] İbn Hibbân, el-İhsân fî takrîbi Sahîhi İbn Hibbân, IX, 342; Hâkim, Müstedrek, II, 198; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, Vl/201.

[38] İbn Balabân, el-İhsân bi tertibi Sahîhi İbn Hibbân, IX, 342.

[39] Geniş bilgi için bk. Köse, Aile Medeniyetinin Sonu, s. 82-85.

[40] Resûl-i Ekrem’in evliliği sırasında eşlerine verdiği mehir ile ilgili olarak bk. Gezer, “Hz. Peygamber Dönemi Mehir Uygulaması ile Günümüz Mehir Uygulamasının Karşılaştırılması”, s. 57-62.

[41] Hz. Ali, farklı rivayetler olmakla beraber, mehir verebilmek için 400 dirhem tuttuğu rivayet edilen hutami denilen zırhını satmıştır. Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 36; Nesâî, “Nikâh”, “76.

[42] el-Furkân 25/74.

[43] el-Bakara 2/187.

[44] Taberânî, el-Muʽcemü’l-kebîr, X, 197; Harâitî, Mekârimü’l-ahlâk, I, 210.

[45] Çoğu kaynakta “kızı” değil “câriyesi” şeklinde geçmektedir. Bk. Buhârî, “Cihad”, Fazlu men eşlem bin ehli’l-kitâbeyn; Müslim, “Îmân”, 70; Tirmizî, “Nikâh”, 25; Müsned, XXXII, 84; Nesâî, “Nikâh”, 65| İbn Mâce, “Nikâh” , 42.

[46] Aynî, Umdetü’l-kârî, XIII, 106.

[47] Tirmizî, “Salât”, 13.

[48] İbn Mâce, “Nikâh”, 7; Tayâlisî, Müsned, III, 278.

[49] İbn Mâce, “Nikâh”, 6.

[50] Buhârî, “Nikâh”, 15; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 2; Nesâî, “Nikâh”,  13; İbn Mâce, “Nikâh”, 6.

[51] Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 121; Nevevî, el-Mecmuʽ şerhi’l-Mühezzeb, XVI, 127.

[52] Taberânî, el-Muʽcemü’l-evsat, I, 294; Hâkim, el-Müstedrek, II, 175; Beyhakî, eş-Şuabü’l-îmân, VII, 341. Bu rivayetle ilgili olarak Hâkim isnadının sahih olduğunu belirtmiş, Zehebî de Telhîs’inde ona ittibâ etmiştir. İbn Hacer, bu mealdeki rivayetlerde zayıflık söz konusu ise de rivayetlerin çok olması birbirini takviye ettiğini belirtmektedir. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IX, 111.

[53] Bazı rivayetlerde “dininin yarısını korumuş olur” şeklinde geçmektedir.

[54]Taberânî, el-Muʽcemü’l-evsât, VII, 332.

[55] Münâvî, Feyzü’l-kadîr, VI, 103.

[56] Tirmizî, 2573; Emîr es-Sananî, et-Tenvîr şerhu el-Câmii’s-sağîr, X, 177.

[57] İbn Mâce, “Zühd” 30; Müsned, VIII, 24.

[58] el-İsrâ 17/32.

[59] Buhârî, “Hudûd”, 21; krş. “Vasâyâ”, 24.

[60] en-Nûr 2.

[61] Buhârî, “Hudûd”, 1.

[62] en-Nûr 24/33.

[63] Müslim, “Îmân”, 143-146; Müsned, II, 201, 214; IV, 392; V, 413.

[64] en-Nûr 24/4.

[65] Resûlullah Mâiz b. Mâlik el-Eslemî ile Gâmidiyye’li kadını recmetmiştir. Bk. İbn Teymiyye, Mecmûu’l-fetâvâ, XXVIII, 333. Bu konudaki hadise dayanarak (Ebû Dâvûd, 4462) Lûtî ister evli ister bekâr olsun, zina da olduğu gibi, yüksekten atılarak ya da Allah Teâlâ’nın Lût kavminin üstüne gökten taş yağdırması gibi taşlanarak öldürülür diyenlerin yanında, bu çirkin fiili işleyenler zina haddinden daha hafif bir tarzda cezalandırılır görüşünde olan fakîhler de vardır.  Bk. http://almoslim.net/node/234513

[66] Yasaklanmış sonuca götüren vasıtayı yasaklama.

[67] Ayrıntılı bilgi için bk. Köse, Aile Medeniyetinin Sonu, s. 137-140.

[68] el-En’âm 6/165; el-Mülk 67/2; Hûd 11/7.

[69] Altıntaş, “Modernitenin İslâm Ailesi Üzerine Etkisi”, s. 6.

[70] Hâlbuki Allah, yaşlılıklarında anne-babaya sahip çıkılmasını ve onların gözetilmesini emretmektedir. bk. el-İsrâ 17/23.

[71] Tirmizî, “Nikâh”, 1; Dârimî, “Nikâh”, 3.

[72] Buhârî, 5063; Müslim, “Nikâh”,1; Müsned, XXI, 169.

[73] Dârimî, “Nikâh”, 3.

[74] Abdürrezzâk, Musannef, VI, 17.

[75] İbn Mâce, “Nikâh”, 50.

[76]  Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 40; İbn Mâce,  “Nikâh”, 3.

[77] Hz. Âişe’nin ifadesine göre, Allah Resûlü ne bir hizmetçisine ne bir eşine ne da başka bir kimseye tokat atmış veya vurmuştur. Bk. İbn Mâce, “Nikâh”, 51.

[78] Ümmü Seleme ile Hudeybiye Anlaşması sırasında istişare etmiş, Kâbe’yi ziyaret edememenin hüznü ve kırıklığı içindeki ashâbının ihramdan çıkmak istememeleri karşısında o, Allah Resûlü’ne saçlarını tıraş eder kurbanını keserse ashâbının da kendisini takip edeceği tavsiyesinde bulunmuştur.  Taberî, Târih, II, 637.

[79] Tirmizî, “Menâkıb”, 64; Dârimî, “Nikâh”, 56; Taberânî, el-Muʽcemü’l-evsat, IV, 356.

[80] Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtih, V, 2047.

[81] Ebû Dâvûd,  “Nikâh”, 4; krş. İbn Mâce, “Nikâh”, 1.

[82] Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtih, V, 2047.

[83] et-Tekvîr 81/8-9.

[84] el-Mümtehine 60/12.

[85] Bk. https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/999/kurtaj-yaptirmak-caiz-midir-

[86] el-İsrâ 17/31; el-En‘âm 6/151.

[87] Nesâî, “Bey’at”, 2; Dârekutnî, “Hudûd”, 1.

[88] el-Furkân 25/74.

[89] Abdürrezzak, el-Musannef, V, 271. “Muhakkak sizden birinizin sırtında odun toplaması, herhangi bir kimseden dilenmesinden hayırlıdır” (Buhârî, “Bûyû”, 15) hadisi de alın terinin önemine işaret etmektedir.

[90] el-Ahzâb 33/28.

[91] Bk. Taberî, Câmiu’l-beyân, XX, 251.

[92] Hâkim, el-Müstedrek, VI; 344. Taberânî, el-Muʽcemü’l-kebîr, XI, 327.

[93] İbn Mâce,” Duâ”, 2; İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 43; İbn Hibbân, Sahîh, XIV, 265.

[94] Sâd 38/44.

[95] Yûsuf 12/18, 83.

[96] Yûsuf 12/33.

[97]Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler ihsan et ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! derler.” (el-Furkân 25/74).

[98] Müslim, “Radâ”, 64. Ayrıca bk. Nesâî, “Nikâh”, 15; İbn Mâce, “Nikâh”, 5.

[99] et-Tekâsür 102/8.

[100] en-Nisâ 4/ 34.

[101] Geniş bilgi için bk. Kutluay, “Kadına Şiddeti Meşrûlaştırdığına Delil Olarak Kullanılan Bazı Âyet ve Hadislerin Değerlendirilmesi”,  Marife Bilimsel Birikim 18/2 (2018): 439-467.

[102] el-Bakara 2/228-232, 236-237, 241; et-Talâk 65/1-2; Buhârî, “Ṭalâḳ”, 1-4.

[103] Aydın, “Aile”, DİA, II, 200.

[104] Nikâhı ve mehiri yenilemeden dönülemeyen boşama türü.

[105] Başka biriyle evlenip karı-koca olduktan sonra ve anlaşma olmadan (hulle) boşamaları hariç, hiçbir surette dönülmeyen talak.

[106] Ailenin geçimi kocanın sorumluluğunda olduğundan ve erkeğe göre kadın daha hissî olduğundan boşama yetkisi kocaya verilmişse de bu mutlak değildir. Nitekim kadın ancak kocasıyla anlaşarak (muhâlea) veya belirli sebeplerin varlığında bir mahkeme kararıyla (tefrik) boşanabilir. Aydın, “Aile”, DİA, II, 200.

[107] Boşanan eşine koca, nafaka vermekle mükellef değildir.

[108] Nafaka, “hayatiyetin ve yararlanmanın devamlılığını sağlamak için yapılması zorunlu olan harcamalar”. Çocuğun nafakasının annesine değil babası üzerine gerektiği ifade edilmiştir. Çünkü anne evlenmiş veya boşanmış olabilir. Beyhakî, Maʽrifetü’s-sünen ve’l-âsâr, XI, 295. Boşanan eşine koca, nafaka vermekle mükellef değildir.

[109] Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 3; İbn Mâce, “Talak”, 1.

[110] Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, IV, 335.

[111] Bu sebeple İslâm ilmi erkek-kadın herkese farz kılmıştır. Bk.ez-Zümer, 9; el-Fâtır 28.

[112] en-Nisâ 4/34.

[113] Bk. en-Nisâ 4/35; geniş bilgi için bk. Akgündüz, “Hakem”, DİA, İstanbul 1997,  XV, 172.

[114] Bk. Köse, Aile Medeniyetinin Sonu, s. 338, 339.

[115] Medeni hukuktaki nafaka ile İslâm hukukundaki kocanın eşinin geçimini üstlenmesi anlamındaki “evlilik nafakası” birbirine karıştırılmamalıdır. İslâm hukukçularının çoğunluğu (Zâhirî fakîh İbn Hazm, kadın zenginse, kocasının nafakasını temin etmekle yükümlü olduğu kanaatindedir. Bk. İbn Hazm, el-Muhallâ, X, 92)  evlilik nafakasında -fakir, gâib veya hasta bile olsa- kocanın nafaka borçlusu, kadının -zengin de olsa- nafaka alacaklısı olduğu noktasında ittifak etmiştir. Nafaka ile yükümlü olan koca eşinin hayatını idame ettirebilmesi için gıda ve diğer ihtiyaçlarını temin eder; yazlık-kışlık giysilerine alır, içinde gerekli eşyaları olan oturabileceği bir mesken temin eder.  Ancak bu evli kaldıkları müddetçe söz konusudur. Geniş bilgi için bk. Erbay, “Nafaka”, DİA,  XXXII, 282.

[116] Dinen boşama olmamış ve boşanmak üzere mahkemeye başvurulmuşa mahkemece boşama gerçekleştikten sonra başlayan iddet dolduktan sonra koca eski eşine nafaka ödemekle mükellef değildir. Çocukların velâyeti hanımda ise kocanın mâlî durumuna bağlı olarak miktarı değişse de en kötü şartlarda bile asgarî düzeyde çocuklarının geçinebilecekleri bir miktar parayı her ay vermekle mükelleftir. Bk. el-Bakara 2/228, 229, 233, 236; en-Nisâ 4/19; et-Talâk 65/1, 6, 7; Buhârî, “Nafakât, 1, 9; Müslim, “Zekât”, 38, “Akzıye”, 7; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 40-41; Tirmizî, “Tefsîr”, 9.

[117] Buhârî, “Talâk”, 46; Müslim, “Talâk” 58; Ebû Dâvûd, “Talâk”, 43.

[118] Acar, “İddet”, DİA, XXI, 466; Bellefonds, “ʿIdda”, EI²  (İng.), III, 1010-1013.


Paylaş
İşlem Sonucu