T.C. Adalet Bakanı Abdulhami̇t Gül’ün Açılış Konuşması

T.C. Adalet Bakanı Sn. Abdulhamit GÜL’ün Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu Açılış Konuşmasını Buradan İzleyebilirsiniz.

 

 

Çok değerli Valim, çok değerli Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu başkanımız, yönetim kurulu kurul üyelerimiz, çok değerli yurt dışından Türkiye’ye, ülkemize gelen insan hakları kurul başkanları, temsilcileri, Türkiye’mizin yetişmiş çok değerli akademisyenleri; bugün insan hakları meselesi konuşuluyorsa benim söyleyecek bir sözüm ve bu konuyla ilgili de ayıracak zamanım var, diye buraya gelen çok değerli ve kıymetli misafirler, sevgili gençler hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum.
İnsan hakları kavramına baktığımızda merkezinde insan olan bir hak tanımı karşımıza çıkmaktadır. İnsanın insan olmasından kaynaklı hakları akla geliyor. İnsanı merkeze almayan insanı ve haklarını dikkate almayan her medeniyet yıkılmaya mahkûmdur. Ancak İnsan ve hakları ile toplum, medeniyet ve devletler kalkınır ayakta durur ve gelişir. Bu nedenle dünyada insan hakları da bütün medeniyetlerin, bütün toplumların ortak gelişim sürecine, tarihine orantılı bir şekilde hep gelişmiştir. Her toplumun kendi tecrübesi, kendi yaşanmışlığı, kendi hikâyesi bu kavramların gelişmesine, korunmasına, tecrübeye çok önemli bir anlam katmıştır, katmaya da devam etmektedir. Elbette her medeniyet kendi toplum değerlerini ve evrensel değerleri, bu konudaki gelişmeleri de dikkate almak zorundadır. Bu düşünce ile ‘İnsan Haklarını Yeniden Düşünmek’ başlığının da çok anlamlı olduğunu ifade etmek isterim. Tarih ve kültürümüzden gelen birikimimizle birlikte bu kavramın bu meselenin; insan haklarının masaya yatırılması çok anlamlıdır. Medeniyet ve insan anlayışımızın billurlaştığı metin olan Veda Hutbesinde Peygamberimiz “Ey İnsanlar” diye hitabına başlayarak, “Allah’ın dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz.” demiştir. İlahi kitabımız Kuranı Kerim “Ey insanlar” diye hitap eder. Çünkü; dini ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun insan haklarının ya da bu konudaki ontolojik varoluşsal bütün meselelerin muhatabı insanın bizatihi kendisidir ve bu konuya bir cinsiyet ayrımı ile bu konuya bir din, mezhep, etnik bir yapı boyutu ile bakılırsa burada asla yol alınamaz.
Bugün İslam adını kullanarak bir cana kast edenin İslam’da hiçbir alakasının olmadığı aşikârdır, apaçık bir gerçektir. İslam’ın esasının bir canı daha yaşatmak olmasına rağmen, İslam adı kullanılarak, terörün de dünyanın belli yerlerinde nasıl sergilendiğini üzülerek görmekteyiz. Bu konudaki yine Yunus Emre’nin “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” anlayışı da bizim bütün varlığa bakışımızı gösteren bir gerçektir. İmam-ı Rabbani “İnsan bütün kâinata karşı sorumludur” demektedir.
Evet, insan bütün kâinata karşı sorumludur. İnsan hakkından bahsediyorsak, insanın insanla olan ilişkisini bir hukuk çerçevesinde görüyorsak, insanın hayvan hakkına tecavüz etmeden hayvanların hakkını da koruma hassasiyeti göstermesi gerektiğini göz ardı edemeyiz. Bir canlının; ağacın, bir ormanın, yeşilin çevrenin de hakkı olduğunu bilinci içerisinde olmak zorundayız. İşte İmam-ı Rabbani, insan bütün kâinata karşı sorumludur anlayışı bu. Yunus Emre’nin “Yaratılanı Yaratan’dan
ötürü severiz” anlayışının felsefesi budur. Yine Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı eserinde “hepimiz,
herkese karşı her şeyden sorumluyuz” ifadeleri yine bu sorumluluğu, bu hassasiyeti ifade etmektedir. Yine Küçük Prens isimli güzel eserde “ölene kadar hepimiz gönül bağı kurduğumuz her şeyden sorumluyuz” denmektedir. İnsan; nefes alıp verdiği, hukuk oluşturduğu, sosyal temas ettiği etrafındaki tüm yaşananlardan, tüm hadiselerden; tüm canlılardan ve tüm varlıklardan sorumludur. Onların varlığını korumak, yaşatmak, geliştirmek zorundadır. İşte ister doğu, ister batı, evrensel tüm değerler, tüm ilkeler bize bunu vaaz etmektedir. Burada elbette gerçek uygulama, pratik ne yöndedir ona baktığımızda az önce de ifade ettiğim değerlerin dışında, bugün hukukun gücü değil, gücün hukuku; hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bir dünyada maalesef bir insan hakları dramı yaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan, egemen güçlerin oluşturduğu, güçlülerin sözünün dinlendiği uluslararası bu yapının sürdürülebilir bir yapı olmadığı aşikârdır. İşte o nedenle Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” sözüyle; bütün dünyanın ağababalarına, egemen güçlerine siz bu yapıyla insan haklarını, siz temel hakları, siz mazlumların hakkını koruyamazsınız, demiştir. Dünyada Birleşmiş Milletler’in bu yapısı da sürdürebilir bir yapı değildir. Beş devlet bir tarafa, diğer bütün devletler bir tarafa anlayışıyla; benim terörün onun terörü, iyi terörist kötü terörist ayrımı ile bu dünyada insan hakları tam olarak gerçek anlamına ve uygulamaya kavuşamaz. İşte bu nedenle Türkiye olarak dünyada sessiz yığınların sesi olduğumuzun farkındayız. Bugün yapmış olduğumuz tüm bu mücadeleler, esas itibariyle sadece kendi toplumumuz değil, bütün insanlığa karşı bir ödevin ifa edilmesidir, bu ödevi yerine getirmektir.
Çok değerli arkadaşlar, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi bildiğiniz gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaleme alınmıştır ve “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” denmiştir. Bugün bu cümlelere baktığımızda çok güzel parıltılı cümleler olduğunu elbette kabul ederiz. Ancak uygulamada bu esaslarla tutarlı olmayan dünyanın birçok yerinde; Filistin’de, Myanmar’da, Yemen’de
hak ihlallerinin yaşandığı ve bu ihlallere dünyadaki birçok ülkenin de sessiz kaldığını, uluslararası kurumların da burada siyasal ve ideolojik tutumla davrandığını maalesef görmekteyiz. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere bu yapının çok sürdürülebilir olmadığı açıktır. BM yapısının geniş katılımcı bir hale dönüşmesi bir zorunluluktur. Retorik çok iyi amapratiğe bakıldığında; bir karabatağın petrol bulaşmış olarak denizde verdiği yaşam mücadelesine hassasiyet gösterenlerin,bugün Akdeniz’de, bugün Avrupa’nın göbeğinde, bugün Ortadoğu’da insan hakları dramlarına ihlallerine sessiz kaldığını üzülerek görmekteyiz. Esasen bugün insanların vatanlarını bırakarak başka ülkelere göç etmek zorunda bırakılmasına neden olan zulümlerin, insan hakkı ihlallerine sessiz kalınmasının ve bütün bunlara neden olan bu dünya sisteminin sorgulanması
elbette en temel ödevlerden biridir.
Bugün cansız bedeni Akdeniz sahillerine, kıyıya vuran Aylan bebeğin cesedi değil, bu insanlık dramına, bu insanlık katliamına, bu zulme sessiz kalan bütün dünya devletlerinin insanlık anlayışının cesedidir.
Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlardır, kıyıya vuran. Akdeniz’de soğuk sularına gömülen göçmenlerin cesedini değil, bu katliama sessiz kalan sözde çağdaş Batı uygarlığının cesedidir. Suriye’deki zulümden kurtulmak için göç eden insanlara Avrupa ve tüm batı kapıları kapattı. Bugün Türkiye’de dört milyon mülteciye kapı açan bir anlayış var. Vatanını mecburen terk ediyorsa, kim olursa olsun kapısına gelen; ister Türkmen, ister Kürt, ister Arap, ister Ezidi; ister Müslüman, ister Hristiyan Türkiye kucak açmıştır. Sen insansan ve bir kapı arıyorsan, bir ana ocağı, ana kucağı arıyorsan sana sığınacak kapı olurum diyen Türkiye Cumhuriyeti’dir. İşte bizim insanlık anlayışımız budur.
Diline bakmadan, kimliğine bakmadan Anadolu her zaman insanlığa ev sahibi bir coğrafya olmuştur, olmaya devam edecektir. Bütün dünya sessiz kalsa da dikenli teller çevirerek mülteciler engellense de ayaklarına çelme takılsa da; başörtüsüne el uzatarak Avrupa değerleri hiçe sayılarak hakaretlere de maruz kalsa insanlar, Türkiye insan hakkı ihlallerine sessiz kalmayacak, hak ihlaline kim maruz kaldıysa dinine diline kimliğine bakmadan Türkiye her zaman ana kucağı olmaya devam edecektir. Bu yapımızı sürdüreceğiz.Cumhurbaşkanımızın liderliğindeki tüm bu yaklaşımımız, paradigmamız, biz inanıyoruz ki, bu konudaki ezberleri bozacaktır. Dünya takdir etmese de; 2000’li yıllarda insan hakkı ihlalleri vardı, zulümler vardı, ama mazlumlara kimliğini sormadan kucak açan Türkiye vardı, Recep Tayyip Erdoğan vardı, Türk milleti vardı, diye tarihe böyle geçecek. Biz üzerimize düşen bu insani sorumluluğu elbette yapmaya devam edeceğiz.
Çok değerli hazirun, bir diğer konu da terörle mücadelenin bir insan hakları konusu bağlamında ele alınması zorunluluğudur. Elbette terör insanların yaşam hakkına bir tehdittir, seyahat özgürlüğüne, toplumda huzur ve güvenle yaşam hakkına çok önemli bir tehdittir. Bu bakımdan da terörle mücadele sadece bir ülkenin mücadelesine bırakılacak bir mesele değildir. Terörle mücadele insanlığı tehdit eden küresel bir tehdittir ve böyle olduğu için küresel mücadele gerekmektedir. Sadece bir ülkenin, sadece bir kurumun mücadelesi yetmez. Bu konuda da bütün terör örgütleri ile en aktif mücadeleyi yapan ülkenin Türkiye olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye FETÖ, PKK, DEAŞ başta olmak üzere bütün terör örgütleri ile hukuk çerçevesinde mücadelesini yapmaktadır.
Bu konuda maalesef dünyada bazı ülkelerin bu terör örgütü benim işime yarar, bu terör örgütü benim işime yaramaz şeklinde terör örgütüyle mücadelesini siyasi ve kategorik şekilde yaptığını üzülerek görmekteyiz. Bugün dünyanın birçok yerinde mahkeme kararına rağmen terör örgütlerine yönelik Türkiye’nin iade talebine rağmen mahkeme kararını yok sayan bir anlayış asla hukuki bir tavır değildir. Bugün Türkiye bütün algı operasyonlarına rağmen, hiçbir zaman uluslararası hukukun ve mahkeme kararlarının, iade taleplerinin üzerine yatan bir ülke olmamıştır.
Bu konuda suçlu varsa Türkiye uluslararası hukukun gereğini yapmıştır, iade etmiştir.Ama aynı tavrı maalesef hukukun, insan haklarının merkezi olduğunu söyleyen ülkelerden bu tavrı göremiyoruz. Göremiyoruz diye elbette biz hukuktan vazgeçecek değiliz, biz hukukun gereğini ısrarla talep edeceğiz ve yerine getireceğiz.
Çok değerli hazirun, Türkiye’de 15 Temmuz’da insan haklarına, yaşam hakkına çok büyük bir saldırı oldu. Türkiye’de 251 vatan evladı haksız ve hukuksuz, antidemokratik ve haince, alçakça bir darbe girişimi ile şehit edildi. Bu yaşam hakkına saldırıya karşı da yine dünyada arzu ettiğimiz desteği, yüksek sesi duyamadık. Burada da bir çifte standardı yine dünya demokrasi tarihi gördü. 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanından en ücra köşedeki vatandaşına kadar, bu ülkenin bekasını, demokrasiyi, hukuku, insan haklarını, korumak için nasıl bir mücadele gösterildiğini de dünya demokrasi tarihi bunu da gördü. Elbette 15 Temmuz’da bu hain saldırıyı yapanlar, yaşam hakkına saldıranlar, insan hakları ihlali yapanlar Türk
yargısı önünde hesabını vermektedir.
Çok değerli hazirun,
Türkiye Cumhurbaşkanımızın liderliğinde kurulan hükümetlerde demokrasinin gelişimi ve insan haklarının korunması konusunda çok önemli mesafeler kat etti. Türkiye 2002 ile başlayan sessiz devrimle demokrasiyi güçlendirdi, insan haklarını ve çoğulculuğu geliştirdi. Türkiye yaşam tarzına müdahaleleri, sen şu kimliktensin şeklindeki ayrıştırıcı politikaları, ret politikası ve inkâr politikalarını tarihin çöp tenekesine attı.
Gerek kimlikle, gerek yaşam tarzıyla, gerek kılık kıyafetle ötekileştirilen; dilinden dolayı ötekileştirilen, inancından dolayı ötekileştirilen, yaşam tarzından dolayı ötekileştirilen insanları kucakladık ve tüm bu korku siyasetini ortadan kaldırdık. Sen başı açıksın sen ötekisin, sen başı kapalısın sen ötekisin anlayışını hükümetlerimizin reformlarıyla ortadan kaldırdık. Bu ülkede geçmişte başörtülü olarak okul okumak isteyen, eğitim hakkını kullanmak isteyenler zulümlere maruz kaldı.
Bu ülkede inancından dolayı nice zulümlere maruz kalan arkadaşlarımız oldu. O gün el ele eylemi yaptılar diye demokratik hakkını kullananlar, başörtü ile ben okumak istiyorum, o benim inancımdır diye hakkını korumak isteyenlerin 28 Şubat döneminde neler yaşadığını hepimiz biliyoruz. Bu hakkı korumak isteyerek dik duranların karşısında yine vesayetçi anlayış ve açıkça söylemek gerekir FETÖ’cü zihniyetin nasıl karşı durduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. O gün, başörtüsü temel insan hakkıdır diyerek demokratik hakkını kullanan, inancını yerine getirenlerin karşısında bir talimatla başına açarak okullara gidenlerin esasen o gün itibariyle nasıl deşifre olduğunu bütün insanlık, bütün Türkiye gördü. O zamanki mücadeleler sonucunda bugün özgürlükçü bir Türkiye doğmuştur. Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz o ırmakta bir kez yıkanıldı. Türkiye’yi hiç kimse eski Türkiye’ye dönüştüremeyecek haklar insan haklarına asla eskiye kimse götürmeye gücü yetmeyecektir. Türkiye hakkına,hukukuna, demokrasini geliştirerek sahip çıkmıştır ve bu konulardaki çalışmalarını daha da artırarak elbette devam edecektir. İnancı ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun demokratik bir ülke olarak Türkiye, hükümetlerimiz bu hakları koruyucu tüm çalışmaları yapmış, reformları yapmıştır. Türkiye’de artık kim neye inanırsa inansın, ya da inanmasın, ne şekilde yaşarsa yaşarsa yaşasın, giyinirse giyinsin bu özgürlükleri koruyacak demokratik mekanizmalara sahiptir. Hiç kimse bu konuda asla eski Türkiye özlemi içerisine hayaller içerisinde girmesin. Geldiğimiz
nokta Türkiye demokrasisini geriye götürecek bir ülke değildir. Türkiye insan haklarında tavizler verecek bir ülke değildir. Türkiye geriye değil, ileriye gidecek bir politik yaklaşımı ve millet iradesine sahiptir.
Türkiye’nin ilerlemesinin hem insan hakları hem demokrasi, kalkınma ve sosyal gelişme alanlarındaki ilerlemesinin önündeki korkuları yenmiştir. Bugün artık, şu olursa, şunlar yönetime gelirse yaşam tarzına müdahale olur, söyle giyinirsen okuyamazsın, böyle düşünürsen firma sahibi olamazsın, şirket sahibi olamazsın, yatırım yapamazsın paranoyasını yenmiştir. Tüm bunların hepsi bir tarafa itilmiştir.
Hangi ırktan, hangi düşünceden, hangi yaşam tarzından olursa olsun Türkiye’de doğan herkes birinci sınıf vatandaştır, insan olduğu için birinci sınıf vatandaştır. Diline, ırkına, yaşam tarzına bakmadan herkes; eşit, özgür ve birinci sınıf vatandaş olarak rekabet edebilecek güçtedir, imkândadır. Türkiye bu özelliklerini daha da geliştirecek imkâna ve kapasiteye sahiptir. İnşallah bunu da hep beraber koruyup geliştireceğiz. Ben bu duygularla çok değerli hocalarımı, yurtdışından gelen çok değerli misafirlerimizi, çok değerli başsavcımızı, yargı mensuplarımızı, çok değerli genç arkadaşlarımı, değerli basın mensuplarımızı sevgiyle saygıyla selamlıyorum.
Bu sempozyumun sonuçlarının insan haklarını geliştirmeye yönelik önemli katkılar sunmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum.


Paylaş:
İşlem Sonucu