TİHEK Başkanı Süleyman ARSLAN’ın Ailenin Korunması Hakkı Sempozyum Açılış Konuşması

 

 

 

Sayın Yargıtay Birinci Başkanım,

Sayın Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanım,

Sayın TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanım,

Sayın Milletvekillerim,

Sayın Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili ve Üyeleri

Sayın İİT BDİHK Başkanı ve İcra Direktörü

Sayın Birleşmiş Milletler Mukim Koordinatörü,

Sayın Ulusal İnsan Hakları Kurumları Arap Ağı ve Cezayir Ulusal İnsan Hakları Kurumu Başkanı

Sayın Azerbaycan Ombudsmanı,

Sayın Rektörüm,

Yüksek Yargımızın, Kamu Denetçiliği Kurumu’nun, RTÜK’ün, Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun ve burada sayamadığım Kamu Kurumlarımızın Çok Değerli Üye ve Temsilcileri,

Değerli TİHEK Kurul Üyelerim, Sempozyum Düzenleme ve Bilim Kurulu Üyeleri,

Filipin, Özbekistan, Azerbaycan, Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Moritanya, Belçika, İngiltere ve İtalya’dan katılım sağlayan saygıdeğer misafirlerimiz, değerli hocalarımız,

Sivil Toplum Kuruluşlarımızın Değerli Temsilcileri,

Kıymetli Basın Mensupları,

Saygıdeğer Hanımefendiler, Beyefendiler,

 

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu olarak gerçekleştirdiğimiz ve bir insan hakkı olarak ele aldığımız Ailenin Korunması Hakkı konulu uluslararası sempozyumumuzu şereflendirmenizden dolayı hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Hoşgeldiniz, şeref verdiniz.

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Birleşmiş Milletler Teşkilatı, 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine çok değerli bir hakikati yerleştirmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 16 ncı maddesinde Ailenin toplumun doğal ve temel birimi olduğu, toplum ve devlet tarafından korunmak hakkına sahip olduğu açıkça belirtilmiştir. Yine ülkemizin de taraf olduğu BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 23. Maddesinde aynı düzenlemeye yer verilerek ailenin toplum açısından önemine ve devletin bu noktadaki sorumluluklarına işaret edilmiştir.

Buna bağlı olarak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1993’te aldığı bir kararla, 1994 yılını Uluslararası Aile Yılı, 15 Mayıs’ı “Uluslararası Aile Günü” olarak ilan etmiş, o yıl Uluslararası Aile Konferansı için toplanmıştır. Ayrıca 15–21 Mayıs tarihleri arası “Aile Haftası” olarak kabul edilmiştir.

Bu önemli gün, 1994 yılından itibaren tüm dünyada ve ülkemizde zayıf bir şekilde olsa da kutlanmaya başlanmıştır.

Dolayısıyla bu hafta BM faaliyet takvimine göre aile vaktidir.

Bu nedenle, Kurumumuz (TİHEK- Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu) bu sempozyumu başlangıçta Uluslararası Aile Günü olan 15 Mayıs’ta yapmayı planlamış, ancak o tarihin Ramazan ayına denk geldiğini görerek 29 Nisan’a almıştır.

Esasen, bizim kadim kültür ve medeniyetimizde Ramazan ayı ve sonrasında Ramazan Bayramı asırlardır evrensel bir aile ayı ve günü olarak önemli ve etkili bir fonksiyon ifa etmektedir. Çekirdek aileden öte geniş aileyi bir araya getirmektedir. Bu yönüyle de vakit hakikaten aile vaktidir. Gittikçe ihmal edilen aileye tekrardan sahip çıkma vaktidir. Daha ötesi her vakit aile vaktidir.

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Kurumumuz, “ailenin korunması hakkı”nı insan haklarının genelini etkileyen en temel haklardan biri olarak değerlendirmekte ve önemsemektedir. Ailenin korunması devlet ve toplum için bir yükümlülük olduğu gibi bireyler için de talep edilebilir bir insan hakkıdır.

Ailenin korunması hakkı çocuğun haklarının korunması ile doğrudan bağlantılı olduğu içindir ki, Tarafı olduğumuz BM Çocuk Hakları Sözleşmesi başlangıç bölümünde “ailenin toplumun temel birimi olduğu ve tüm üyelerinin ve özellikle çocukların gelişmeleri ve esenlikleri için doğal ortamı oluşturduğu” ifade edilmiştir.

Çocuğun kişiliğinin tam ve uyumlu olarak gelişebilmesi için mutluluk, sevgi ve anlayış havası içinde bir aile ortamında yetişmesi gerekliliği kabul edilmiştir.

Bunun içindir ki, Anayasamızın sosyal ve ekonomik hak ve ödevler bölümünde Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları başlıklı 41. Maddede Devletin ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı düzenlenmiştir. Burada sadece ailenin refahından değil aynı zamanda huzurundan da bahsedilmekte ve bu konuda devlete sorumluluk yüklenmektedir.

Aileyi ve kadını korumak için yürürlüğe konulan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun ise aile kurumunun, aile mutluluk ve huzurunun korunmasına yönelik düzenlemeleri içermemektedir.  Var olan düzenlemeler ailenin mutluluğunun korunmasına değil, çatırdamaya başlayan ailede aile bireylerinin şiddetten korunmasına ilişkindir. Onun da, kanunun eksik ve kötü düzenlenmesi ve uygulanmasından dolayı beklenenin aksine kadın cinayetlerini arttırdığı araştırmalarla ortaya konulmuştur.  

Bu nedenlerle belirtmek istiyorum ki, 6284 sayılı Kanuna, ailenin mutluluğunu sağlamaya elverişli yeni maddeler eklenerek ve düzeltmeler yapılarak bu eksiklik giderilmelidir.

Boşanmaya karar vermiş bireylere hukuki yardımın sağlanması nasıl insan hakları konusu ise, aynı şekilde sürdürülebilir bir evliliğin devamını mümkün kılacak tedbirlerin alınması ve desteğin sağlanması da insan haklarının başka bir boyutunu teşkil etmektedir.

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Malum olduğu üzere, biz, evrensel ve kadim bir medeniyet geçmişine sahibiz. İftihar ettiğimiz, öğündüğümüz bu medeniyet bir hak ve ödev medeniyetidir, aynı zamanda bir aile medeniyetidir. Kadim medeniyetimiz güçlü bir aile yapısını, güçlü bir toplumsal dokuyu ortaya çıkarmıştır. Sağlam aile yapılarımız sayesinde toplumsal dokumuz asırlarca korunabilmiş, toparlanmamız kolay olmuş, siyasetin getirdiği zaaflar güçlü toplumsal yapılarla aşılarak tekrar tekrar büyük medeniyet hamleleri gerçekleştirilebilmiş, dünyaya örnek olunmuştur.

Ne var ki, son dönemde eskisinden farklı olarak küreselleşmenin ve medyanın etkisiyle toplumsal değerlerimiz büyük bir erozyona uğramıştır.

Toplumsal değerlerin kaybı aile kurumunda da büyük bir krize yol açmıştır.  Bu kriz sadece ülkemize ait bir durum değildir. Global bir sorunla karşı karşıya kaldığımız açıktır. 

Batıda aile kurumu büyük oranda tehdit altındadır.  Buna rağmen, Avrupa müktesebatına uyum çerçevesinde yapılan düzenlemeler bizim aile yapımızı bozmakta ve büyük sorunlara neden olmaktadır.

Evlenme oranları düşerken, boşanma hızında rekor düzeyde artış olduğu görülmektedir.

Türkiye’de son 10 yılda evlenen çift sayısı 6 milyon 6 bin 732 olurken, boşanan çift sayısı 1 milyon 218 bin 458 olarak kaydedilmiştir.

Boşanan çiftlerin sayısı 2017 yılında 128 bin 411 iken 2018 yılında yüzde 10,9 artarak 142 bin 448 olmuştur. 

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Yılda 150 bin boşanmanın olduğu bir yerde en az 150 bin çocuğun derin acılar içinde hayata katıldığını, aile çevreleriyle birlikte boşanmadan etkilenenlerin kat kat fazla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Evlilikler için yapılan ekonomik masraflar ve boşanma sonrasında nafaka vs. ilave yükümlüklerin ekonomik maliyeti de çok büyük rakamlar teşkil etmektedir. İnsan kıymetlerimizin maddi ve manevi birikimlerini kişisel ve toplumsal kalkınmaya dönüştürememesi, aile sorunları içerisinde kaybetmesi, yatırımlar için yapılacak tasarrufların kaybedilmesi aynı zamanda  ülkemiz için de büyük bir ekonomik zarardır.  Evlilik ve boşanmaların ülkeye maliyetinin hesabında fayda vardır. Sürdürülemeyen ailelerin sonucunda artçı sarsıntılar devam etmekte, süresiz nafaka uygulaması boşanmadan sonra da yeni kurulacak aileler için olumsuz etkiler doğurmaktadır.  Kişilerin özellikle de çocukların moral ve motivasyon kaybı, suça sürüklenmesi çok ciddi problemlerdir. Boşanma sonrası çocukların hacze konu olması, sağlıklı bir ilişki kuramaması, ebeveynine yabancılaşması, üvey evlat konumuna düşerek boynu bükülmesi, çocukların sağlıklı anne baba rollerini göremeden maddi, manevi ve cinsel kimlik bunalımlarına düşürülmesi, evlilik ve aile kurumlarına bakışının bozulması çocukların sağlıklı gelişimini engellemektedir. Çocuk suçlarına bakan bir başsavcımız, önüne getirilen suça sürüklenen çocukların %90 ının parçalanmış veya sorunlu ailelerin çocukları olduğunu ifade etmiştir. Ailenin, gün geçtikçe birtakım sosyal görevlerini başka kurumlara devir etmek zorunda kalması, özellikle çocuk bakımı ve eğitimi, hasta, yaşlı ve engelli gibi bağımlı üyelere aile içinde hizmet etmenin gittikçe azalması, bunun dışında komşuluk ve akraba bağlarının da gün geçtikçe zayıflaması insan hakları bağlamında devletin yükünü ve sorumluluğunu arttırmaktadır.

Aile yapısının çözülmesiyle doğru orantılı olarak cinayetten fuhuşa, uyuşturucu kullanımından gaspa kadar tüm suç alanlarında yüzde 600’lere varan bir artış söz konusudur.

Dünyanın her yerinde yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçek şudur: Boşanmaların arttığı, ailenin çözüldüğü bir ülkede adli suçlar ve psikolojik sorunlar kaçınılmaz olarak artmaktadır. Francis Fukuyama (2009) aile kurumunun çözülmesiyle suç oranlarındaki artış arasındaki ilişkiyi gösteren bol miktarda kanıt olduğunu söylemektedir. Gerçekten de Türkiye’de son yıllardaki çocuk suçluluk oranlarındaki ürpertici artış, bu yargının Türkiye için de doğru olduğunu göstermektedir.

Diğer taraftan, Medya ve sosyal medya aile için tam bir yıkım aracı olarak faaliyet göstermekte, bu yıkımı önleyici yeterli tedbirler alınması güçleşmektedir. Y ve Z kuşağı diye tanımlanan dijital çağın kuşakları çocuk yetiştirmeyi bilememekte, bu kuşaklar (y ve z) kendilerine daha fazla zaman ayırmak için çocuklarını çok erken dönemde dijital araçların  esiri yapmaktadır. Gündüz iş hayatında olan ebeveynler akşam çocukları yerine dijital araçlarla meşgul olmakta, çocuklarıyla ilgilenmeyi ihmal etmektedir. Çocuklar hatta bebeklerin ellerine verilen cep telefonları, tabletler gelişimlerini olumsuz etkilemektedir. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, internet ve benzeri yeni teknolojilerin çocuklar ve gençler üzerinde bağımlılık, anti sosyal davranış bozuklukları, fiziksel, sosyal, bilişsel ve psikolojik gelişim sorunları gibi pek çok olumsuz etkiler yaptığına işaret edilmektedir. Özellikle de şiddet içerikli medyanın olduğu televizyon, internet, video oyunları ve benzeri diğer bilişim teknolojilerinin çocuklar ve ergenler üzerinde saldırganlığı artırıcı bir etki yaptığı yönünde bulgular ortaya konmaktadır. Bunun sonucu olarak Türkiye’de otistik çocuk sayısı artık milyonlarla ifade edilmektedir. Bu ise gelecek kuşaklara sağlıklı bireylerle girilememesi anlamına gelmektedir.

Bu nedenle, özellikle y ve z kuşağındaki anne babalara çocuk yetiştirme eğitimi verilmesi ve bunun zorunlu hale getirilmesi ailenin korunmasının temel şartıdır.

Yine belirtmek gerekir ki, Akıl ve zihinleri işgal eden, kötü örneklemeleri içeren televizyon yayınları ve internet içerikleri aile kurumunu yıprattığı gibi kamusal hayatta karşılaşıp şikayetçi olduğumuz bir çok sapkın davranışın müsebbibi olmaktadır.  Bu konuda ülkemizde televizyon ve radyo yayıncılığının denetiminden sorumlu olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun aldığı önleyici ve bastırıcı tedbirlerin özellikle desteklenerek daha da etkin hale getirilmesini, ailenin korunması ilkesine uygun yayıncılığın etkin bir şekilde sağlanması gerekliliğini ifade etmek istiyorum.

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Ülkemiz üzerinde gizli hesapları olanlar güçlü aile yapılarını sarsmaya yönelik dolaylı saldırılar düzenlemektedir. Milletimize örnek olarak gösterilen, medya yoluyla adeta dayatılan çarpık toplumsal ilişki biçimlerine baktığımızda hepsinin de önce aileyi hedef aldığını görüyoruz. Bireyi ailesinden kopardığınızda onu istediğiniz gibi savurmanız, biçimlendirmeniz, korkutmanız yönlendirmeniz, kullanmanız kolaylaşır. Güya ’tabuları ve basmakalıp aile rollerini yıkıyoruz’ diye yola çıkanlar sonuçta insanlarımızı daha büyük tabulara ve kimlik bunalımlarına mahkum ederek ailelerinden koparıyorlar. Maalesef bu oyunun kısmen başarılı olduğunu da kabul etmek durumundayız."

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Bugün karşı karşıya kaldığımız saldırıları bertaraf etmek, devlet ve millet olarak yeniden bir medeniyet hamlesi yapmak istiyorsak, “Dünya 5’ten büyüktür!” diye haykıran bir devlet olarak dünyada yeni bir insan hakları hamlesi gerçekleştirmek, insan hakları bağlamında dünyaya değer katmak istiyorsak işe önce aileyi, ailenin mutluluğunu, topyekün nesillerimizi korumaktan başlamak gerekir, diye düşünüyorum. Yeniden bir aile medeniyeti kurabilmek, yeni medeniyet hamleleri yapabilmek, sürdürülebilir kalkınmayı temin edebilmek için bizim moraran, kızaran, sararan, solan, çürüyen, küçülen, dağılan, parçalanan ailelere değil, yeşeren, filizlenen, büyüyen, kök salan, kendi gövdesi üzerinde yükselen, kuvvetlenen, dal budak salan, örnek teşkil eden ailelere ihtiyacımız var. Çünkü dünyanın geleceğini şekillendirecek kişilerin kişilikleri çocukluk döneminde ailede şekillenmekte, kalkınmanın temelleri ailede atılmaktadır. İyi yetişmemiş nesillerle ne ekonomik, ne siyasal ne de sosyal kalkınma sözkonusu olabilir. Siyasal üstünlüğün yaşam döngüsü toplumun ideale yakın değerleri benimsemesi, teşviki ve barındırması ile sınırlıdır. Devlet, toplum ve bireyler olarak ideal değerleri benimseyip sürdüremiyorsak sürdürülebilir kalkınma da bir hayal olarak kalır. Aile kurumu ekonomik gelişmenin itici gücü, bir insan hakkı olan kalkınma hakkının destek gücüdür. Sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesi sürdürülebilir, güçlü toplumların varlığına, sürdürülebilir toplumların varlığı da sürdürülebilir mutlu ailelerden oluşmasına bağlıdır. Tek başına maddi refah aileye de topluma da saadet getirmeye yetmemektedir. Atalarımızın söylediği şekliyle, parayla saadet olmamaktadır.

Bu hakikatlerle yüzleşmek zorundayız. Bu sorun ilerleyen bir hastalığın artık dayanılamaz hale gelmiş halidir. Bir anda çözüme kavuşturulması imkanı da olmayabilir. Ancak bu konuların güncel ifadeyle bir beka sorunu olduğunu, siyasetin dışında ele alınması gerektiğini, iktidar partisinin de muhalefet partilerinin de aynı endişeleri taşıdığını düşünüyor ve gerekli adımların atılmasını talep ediyorum.

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Bu bağlamda, ifade etmek isterim ki,

Her toplumun ve milletin kendisine özgü bir aile yapısı bulunmaktadır. Tarafı olunan uluslararası normlar veya denetim yapan mekanizmaların aile yapısı ihraç etme noktasındaki yaklaşımından sakınılmalıdır.

Bizim için BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi esas olmalıdır. Bu beyannamenin kabul edildiği tarihte aileye yüklenen anlam muhafaza edilmeli, sonraki uluslararası sözleşmelerde tenakuz teşkil eden hükümler gözden geçirilmeli, değiştirilmesi talep edilmeli, milletlerarası emredici hukuk normu ile çatışan andlaşmaların batıl olacağı dikkate alınmalı, gerekirse feshedilmelidir. 

Cinsel istismar vakalarının artmasının en önemli nedenlerinden biri teknolojinin kötü kullanılmasıdır. "Ailenin korunması ilkesine dikkat etmiyorsa bir televizyon kanalı, daha ağır tedbirler alınmalı ya da şifrelenmelidir. Sadece ’+18’, ’+7’ yazmakla bunun önüne geçilemez. Şifreli yayıncılığa önem verilmelidir.  İnternet kullanımında da korumalı yayıncılık teknoloji ve uygulamaları geliştirilerek gereken önlem alınmalıdır.

Daha önceden Başbakanlığa bağlı olan ve yeni dönemde Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde hayata geçirilmesi düzenlenen Çocukları Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu bir an önce aktif hale getirilmeli, sadece basılı yayın değil, sesli görüntülü tüm yayınları ve şiddet içeren video oyunlarını kapsayacak şekilde görev kapsamı genişletilmelidir.

 

Sadece koruma teknolojileriyle yetinilmemeli, yüksek karakterli ve sağlıklı nesillerin yetiştirilmesine hizmet edecek kaliteli aileyi destekleyen programlar da üretilmelidir.

ÖZGÜRLÜKLER SINIRSIZ DEĞİLDİR. Ailenin korunması için özgürlük ve kamu ahlakı dengesi kurulmalıdır.  Sürdürülebilir aileyi sürdürecek nesillerin yetişmesi için eğitim müfredatı geliştirilmeli ve uygulanmalıdır. Haya, iffet gibi kavramlara sahip çıkılmalıdır.

Kısacası, bir insan hakkı ve aynı zamanda devlet ve toplum yükümlülüğü olarak ailenin korunması sağlanmalı, aile odaklı politika ve uygulamalar geliştirilerek ana akımlaştırılmalıdır.

Sayın Bakanım,

Malumunuz, Önceki hafta Çalışma Yaşamında Ayrımcılıkla Mücadele başlığıyla bir Uluslararası Konferans düzenlemiştik. Hazır sizi bulmuşken orada dile getirdiğim bir hususu izninizle tekrarlamak istiyorum:

Hepimiz kabul ederiz ki, Annelik dünyanın en güzel kariyeri, en kıymetli ve saygıdeğer mesleğidir. Ülkemizi korumak için nöbet tutan, gazi veya şehit olan askerlerimiz ne kadar kutsalsa, ailesine, ülkesine, insanlığa faydalı nesiller yetiştirmek için canından can veren, zevklerinden vazgeçen, vücudunu yıpratmayı, kendi canını feda etmeyi göze alan, bir çok acıyı üstlenen, toplumları doğuran anneler de en az o kadar kutsaldır.

Çalışma yaşamında ayrımcılıkla mücadele denildiğinde aklımıza öncelikle işyerleri ve iş hayatı gelmektedir. Ancak kadınlarımızın önemli bir kısmı çalışma hayatını tercih etmeyip evinde çocuklarıyla meşgul olmayı tercih etmektedirler. Onların emeği de son derece önemli ve kutsaldır. Ev hanımlarının topluma büyük katkı sağlamaları ve üretken olmalarına rağmen sosyal güvencelerinin olmaması veya statü olarak düşük görülmesi son derece yanlış, ayrımcı bir yaklaşımdır. Evdeki engelli ve yaşlıların bakımı, bebek ve çocukların bakımı, ev hizmeti, alışveriş ve çocukların eğitim hayatını takipleri ölçülemeyen büyük toplumsal değerlerdir.  Ev hanımları bu yönüyle takdir gördükleri, sosyal güvenceleri arttırıldığı zaman çok daha verimli ve huzurlu bir aile ve sosyal hayat mümkün olabilir.

Sayın Yargıtay Başkanım, Sayın Bakanım, Değerli Katılımcılar,

Sözlerime son verirken hem yurt içinden hem de yurtdışından büyük zahmetlere katlanarak Sempozyumumuza iştirak eden bütün katılımcılara ve bu çalışmada emeği geçen bütün Kurum personelimize, şahsım ve Kurul üyelerimiz adına teşekkür ediyor, Sempozyumumuzun hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.


Paylaş:
İşlem Sonucu