Nesrin AFŞAR ÇELİK

TEBLİĞİ BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

 

KADINA KARŞI ŞİDDET VE AİLE İÇİ ŞİDDETLE MÜCADELE POLİTİKALARI                                                                               

 

GİRİŞ

 

Kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri, sadece ülkemizin değil, bütün Dünyanın sorunudur.

Konuya bu şekilde başlamamın sebebi, kadına şiddet, cinsiyete dayalı ayrımcılık ve kadın cinayeti gibi sorunların, kültürel ve inanç temelli olup, modernleşmesini tamamlayamamış gelenekçi ve dindar toplumlara mahsus sorunlarmış gibi sunuluyor olmasıdır.

Bu konudaki ülke İstatistikleri, kadına şiddet ve kadın cinayetleri konusunda gelişmiş ve modernleşmesini tamamlamış toplumlarla, gelişmekte olan nispeten geleneksel toplumlar arasında anlamlı bir farklılık olmadığını göstermektedir. Örneğin gelişmişlik düzeyi en yükseklerden kabul edilen İsveç, Norveç ve Finlandiya gibi İskandinav ülkelerinde kadına şiddet (% 45-50) Türkiye’nin (% 34) oldukça üzerindedir. Kadın cinayetlerinde de durum farklı değildir.

Şiddet eğilimi ve yeteneği her canlıda hayatta kalma içgüdüsünün mütemmimi olarak mevcuttur ve hayatiyetin devamı için elzemdir. Her canlı, kendi hayatını ya da dâhil olduğu sosyal çevredekilerin (aile, cemiyet, millet, insanlık / hayvanlarda eş, yavru, klan, sürü) hayatını korumak üzere tehdide karşı direnme ve mukavemet etme yetisine sahiptir. Bu şekilde vuku bulan şiddet meşrudur ve haktır.

Hak olmayan, yani meşru müdafaanın dışında kalan şiddet davranışı sadece insanda görülmektedir. İnsanı başka canlılara haksız yere şiddet uygulamaktan, zarar vermekten alıkoyan bilinç ise dini, ahlaki, hukuki ve sosyal değerlerin içselleştirilmesi suretiyle oluşmaktadır.

Bunun yanı sıra, haklı olduğu varsayılan ‘zihniyet’ kaynaklı şiddet davranışından da söz etmek gerekmektedir. Bu, daha çok tedip etmeyi amaçlayan, geleneksel ve hiyerarşi içeren ilişkilerde, ebeveynin çocuklarına, büyüğün küçüğe, öğretmenin öğrencisine, kocanın karısına uyguladığı cezalandırma yöntemleridir. Mevcut sosyal çevrenin meşru ve hatta gerekli gördüğü bu türden şiddet uygulamaları, modernleştikçe meşruiyet kaybına uğramaktadır. Nitekim bizim toplumumuzda da 20 yıl öncesine kadar anlayışla karşılanan bu türden davranışlar, bugün bütün toplum kesimlerince reddedilmektedir. Kadın hakları, çocuk hakları, mahkûm hakları, şüpheli hakları gibi uluslararası kriterler/sözleşmeler ve bu doğrultuda gelişen yasal düzenlemeler, toplumsal zihniyetin değişimini hızlandırmıştır.

Geleneksel ilişkilerdeki ‘zihniyete dayalı şiddet’, modernleştikçe, öfke kontrolü sorununa ve ahlâki yozlaşmaya bağlı olarak ‘haksız şiddete’ evirilmektedir.

Dolayısıyla şiddet her durumda ve her kültürde var olan bir sorundur. Şiddetle mücadele, her toplumun ve her devletin öncelikleri arasında olmaya devam edecektir.

Şiddetle mücadele politikalarının kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet özelinde yürütülmesi, sorunlu bir yöntem olmaktadır. Kadına şiddeti sadece ‘toplumsal cinsiyet’ algısının sonucu olarak gören yaklaşımla, kadına şiddetin önlenemediği açıktır. Kadının sosyal statüsünün her alanda (eğitim, istihdam, yönetim, siyaset) erkeğin statüsüne neredeyse eşit olan İskandinav ülkelerindeki kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerini, toplumsal cinsiyet algısıyla izah etmek mümkün müdür?

Kadına karşı şiddeti ortadan kaldırmak, her türlü şiddet davranışının dışlanması ile mümkün olabilir. Bunun için de şiddetle topyekûn mücadele esas alınmalıdır.

Şiddetin kadına yönelmediğinde ya da ailenin dışında gerçekleştiğinde daha az önemli bir sorun olarak görülmesi, şiddete alan açmaktadır. Bu alanlardaki şiddet davranışının ev içine taşınmaması düşünülemez.

Ayrıca şiddeti erkek cinsine has bir davranış olarak kabul etmek de mücadeleyi eksik bırakmaktadır. Kadınların da şiddet davranışı gösterebildiğine delil olarak cezaevlerindeki kadın koğuşları yeterlidir.

Bu ön kabul ile aile içi şiddet söz konusu olduğunda otomatik olarak erkek fail, kadın mağdur olarak konumlandırılmaktadır. Bu kabulün temel gerekçesi erkeğin kadın karşısındaki fiziksel üstünlüğüdür. Ancak şiddet sadece fiziksel saldırıdan ibaret olmayıp, hakaret, aşağılama gibi kişinin öz değerine yönelik sözel şiddet, fiziksel şiddet kadar zarar verici olabilmekte ve hatta fiziksel şiddeti kışkırtabilmektedir.

Özel olarak aile içi şiddet ve kadına karşı şiddetle mücadelede önleyici politikalar her iki cinsi de kapsamadığında başarı imkânı azalmaktadır.

Askere alınan her Türk erkeği kadına şiddet konusunda eğitimden geçirilirken, o erkeğe eş olacak kadına sadece şiddetten korunma yolları öğretilmektedir. Kadınlara yönelik olarak, çocuğa ve eşe şiddetin (hakaret, aşağılama, duygusal şiddet davranışları vb.) neler olduğu, bu türden davranışların sakıncaları ve yol açacağı sonuçlar hakkında bilgilendirme çalışmaları ihmal edilmektedir.

Dolayısıyla şiddetin, sadece aile içinde ve kadına karşı erkeğin uyguladığı bir olgu olmadığı, her mekânda şiddetin varlığı ve her bir insan tekinin şiddet gösterme potansiyeline sahip olduğu göz ardı edilmemelidir. İşyerlerinde, okullarda, hastanelerde ve diğer kamusal alanlardaki şiddet, aile içindeki şiddetten çok daha yakıcı sonuçlar üretebilmektedir. Bu alanlardaki şiddet olaylarını ceza yasasına hasredip, önleyici politikaları ihmal etmek ne denli eksik ise, aile içi şiddeti de olabildiğince ceza yasasının kapsamından uzaklaştırarak, koruyucu- önleyici tedbirlerle iktifa etmek  o denli sakıncalar doğurmaktadır.

Şiddetle mücadelede önemli ve belirleyici olan bir diğer husus da şiddetin tanımıdır. İnsan ilişkilerinde çıkar çatışmalarının ve anlaşmazlıkların olması ne kadar normal ise, bu durumlarda tartışmaların vuku bulması da o denli normal bir süreç olarak kabul edilmelidir. Her anlaşmazlığı ve uzlaşmazlığı şiddet tanımına dâhil etmek, mücadeleyi zorlaştıracağı gibi, gerçek şiddetin görülmesini engelleyebilmekte ve hatta   körükleyebilmektedir.

Aile içi şiddetle ve özellikle kadına şiddetle mücadele politikalarının yasal temelini, 20/03/2012 tarihinden itibaren yürürlükte olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun oluşturmaktadır.

Bu çalışmada, 6284 sayılı Kanunun amacı olan “şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin” olarak belirlenen usul ve esasların ne kadar bu amacın gerçekleştirilmesine katkı sağladığının bir değerlendirmesi yapılacak ve bu çerçevede bazı öneriler geliştirilecektir. Ayrıca konuyla ilgili Medeni Kanunun ve Ceza Kanununun düzenlemeleri de bu kapsamda bir değerlendirilecektir.

 

 

1        6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu

 

Aile içi şiddetle mücadele kapsamındaki ilk özel düzenleme, 1997 yılında yürürlüğe giren 4320 Sayılı ‘Ailenin Korunması Kanunu’ olmuştur. Kanun kapsamında, sadece aile içinde vuku bulan  şiddet olaylarıyla ilişkili tedbirler düzenlenmiştir.

11 Mayıs 2011 de İstanbul’da ‘’Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele’’ başlıklı Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) imzaya açılmış, Ülkemiz sözleşmeyi çekincesiz olarak  ilk imzalayan ve onaylayan ülke olmuştur. Sözleşmenin yürürlüğe girme şartı olan 12 ülkenin onayı 1 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleşmiş ve bu tarih itibarıyla İstanbul Sözleşmesi onaylayan ülkelerde yürürlüğe girmiştir.

İstanbul Sözleşmesini imzaladığı halde (25 ülke imzalamıştır) onaylamayan ülkelerin temel çekincelerini ‘sözleşmenin yalnızca toplumsal cinsiyet üzerine yoğunlaşarak diğer şiddet nedenlerini kapsamaması, yalnızca cezalandırmaya odaklanarak diğer ara çözümler üzerinde durmaması, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet/cinsel tercih/toplumsal cinsiyet kimliği gibi ifadelere yer vermesi’ hususlar oluşturmuştur. Onaylanması durumunda oluşturulması gereken yeni hizmet ve kurumların getireceği ilave maliyetler de bazı ülkelerin gerekçeleri arasında yer almıştır.

İstanbul Sözleşmesi onaylandıktan sonra, Sözleşmenin uygulanmasını düzenleyen alt metin olarak 6284 Sayılı ‘’Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’’ yürürlüğe girmiştir.

Kanunun muhtevası bekleneceği gibi İstanbul Sözleşmesinin muhtevasına paraleldir. Ancak, Sözleşmede olan bir takım hususlar, Kanunda düzenlenmediği gibi, bazı hususlarda da Kanunun düzenlemesinin Sözleşmenin öngördüğü sınırların ötesinde olduğu görülmektedir.

 

 

 

 

1.1     Aile İçi Şiddet ve Kadına Karşı Şiddet Tanımları

 

Mevzuatımızda aile içi şiddeti tanımlayan metinler İstanbul Sözleşmesi ve bu Sözleşmeyi esas alan 6284 sayılı kanundur.

Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi şiddeti oldukça geniş bir şekilde tanımlamıştır. Sözleşmenin 3 üncü maddesinin (a) fıkrasına göre; ‘’ ‘kadınlara yönelik şiddet’, bir insan hakları ihlâli ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.’’

Tanımdaki dikkat çeken husus kadına şiddet, toplumsal cinsiyete dayalı bir eylem olmak durumundadır, şiddetin saiki toplumsal cinsiyet olmadığında bu durum sorun olarak kabul edilmemektedir. Kadına şiddetle mücadele iddiasındaki Uluslararası bir metnin kapsamı daraltarak, mücadelenin, kadına şiddete karşı olmaktan ziyade, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı yürütülmesini öngörmesini anlamlandırmak kolay olmamaktadır. 

Sözleşmenin 3 üncü maddesinin (c) fıkrasında toplumsal cinsiyet tanımlanmıştır. Sözleşmeye göre: ‘’ ‘toplumsal cinsiyet’ kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir.’’ Bu tanıma göre, toplumların ‘kadın’ ve’erkek’ tanımlarını tamamen unutması gerekmektedir.  

İstanbul Sözleşmesinin en temel problemleri bu iki tanımdadır. Sözleşmeye göre kadına şiddet, toplumsal cinsiyete dayalı bir eylem olmak durumundadır. Kadına yönelik her türlü davranış toplumun kadınlık inşaasının ve algısının ürünüdür ya da kadına yönelen şiddet toplumsal cinsiyet algısından kaynaklanmıyorsa sorun olarak kabul edilmemektedir. Yani, bir baba erkek çocuklarından beklediklerini kız çocuklarından da aynı şekilde beklemelidir. Kız çocuklar babanın beklentilerini karşılamadığında babadan göreceği şiddet, toplumsal cinsiyete dayanmadığı için, sorun olarak kabul edilmez. Ya da baba kızlarına şiddet uygularsa bu mutlaka toplumsal cinsiyete dayalıdır, başka türlü baba kızlarına şiddet uygulamaz. Aynı babanın oğullarına ne yaptığı ile hiç bir şekilde ilgilenilmemektedir. Bu yaklaşım her iki yönüyle de sorunludur ve asıl mücadelenin kadına şiddetle değil, toplumların temel değerleriyle olduğu aşikardır.

Toplumsal cinsiyetin eşitlenmesi, kadın ve erkek tanımlarının tamamen flulaşmasıdır.Bir başka ifade ile her iki cinsiyetin birbirine benzeşerek tek bir cinsiyete dönüşmesi, ne kadın ne erkek, hem kadın hem erkek olan  üçüncü bir cinsiyetin inşaası hedeflenmektedir. Buradaki temel çelişki de toplumun aktif bir tutumla kadınlığı ve erkekliği inşa etmesine itiraz edilirken,  pasif tutumla üçüncü cinsiyeti inşa etmesinin istenmesindedir. Ayrıca iki cinsiyetli insanlık aleminden tek cinsiyetli insanlık alemine geçişten ne beklendiği anlaşılamamaktadır.

Ülkemiz mevzuatının bir parçası olan İstanbul Sözleşmesinin toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin hedeflerine, toplum olarak dikkat etmemiz gerekmektedir. İlgili kamu kurumları da bu hususu yeniden gözden geçirerek, bu konudaki eylem planlarını, protokolleri ve ulusal planlarını revize etmelidir.

6284 sayılı Kanunda şiddet, ‘’Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı ifade eder.’’ şeklinde İstanbul Sözleşmesine paralel bir tanım yapılmıştır.

6284 sayılı Kanun, Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını düzenlerken, kadına karşı ve aile içi şiddeti oldukça geniş bir çerçevede tanımlamış, şiddetin türlerine (fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik) ilişkin tanımlamaları yapmamıştır. Özellikle oldukça muğlak kavramlar olan psikolojik şiddet ile ekonomik şiddet için Kanunun öngördüğü eylem ve davranışların neler olduğunun belirlenmemiş olması uygulamada önemli sorunlara yol açabilmektedir.

Tartışma esnasında eşlerden birinin sesini yükseltmesi, eşler arası geçici küslük ya da eşlerden birinin diğerini ağır şekilde eleştirmesi gibi her ailede olabilecek durumlar, ilgili literatürde ‘şiddet’ olarak tanımlanabilmekte ve yasada belirtilen psikolojik şiddet tanımının içinde görülüp yasa kapsamında işlem ihdas edilebilmektedir.

Ayrıca Kanun yaptığı tanımla, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin her türlüsünü tamamen kendi uhdesinde görmekte, başka kanunların kapsamındaki hususları da kapsamına alarak, kendine özel müdahale esasları öngörmektedir. Bu durum, Ceza Kanunu kapsamındaki suçlardan olan fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet eylemlerinin Ceza Kanunu kapsamında yargılanmasını engelleyebilmektedir.

Bu itibarla, Kanun, şiddet türlerini saymakla iktifa etmeyip, bu fiillerle neyin anlaşılması gerektiğine açıklık getirmelidir. Şiddetin türü ve içeriği ile alınacak tedbir kararları arasında bağ kurmalıdır. Koruma tedbirleri Kanunun kapsamına ve amacına uygun olarak yeniden belirlenmeli, aile içi şiddet ve kadına karşı şiddet tanımları hukuk yargısının müdahale etmesi gereken alana uygun olarak yapılmalıdır.

Bu Kanundaki  Ceza Kanununda suç sayılan şiddet fiillerine (fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, cinsel şiddet) ilişkin düzenlemeler iptal edilmeli, bu konular tamamen  ceza yargısına bırakılmalıdır.

Evlilik içi cinsel şiddet iddiaları, sair cinsel suçlar kapsamında değerlendirilmemelidir. Evlilik sözleşmesi eşler arası cinselliği meşrulaştırdığı gibi, eşlere bu konuda hak ve sorumluluklar  yüklemektedir. Karı-koca arasındaki cinsel şiddet ve tecavüz gibi iddialar, çok özel bir alana tekabül ettiği için ispatı oldukça güçtür. Bu şekildeki şikâyetler, doktor, psikolog ve evlilik danışmanı gibi uzmanların görüşleri doğrultusunda değerlendirilmelidir. Eylemin Kanunda belirtilen suçlar kapsamında olmaması durumunda, eşlerden birinin veya her ikisinin, sorunun çözümlenmesi için gerekli uzman desteği almalarına hükmedilebilmelidir.

 

1.2     Önleyici Tedbirler

 

Kanun, aile içi veya kadına karşı şiddet durumlarında verilebilecek önleyici ve koruyucu tedbirleri, yetkili makamlara göre sıralamıştır (md. 3, 4, 5).

Bu düzenlemelere göre koruyucu ve önleyici tedbir makamları, mülki amirler ve aile mahkemeleridir. Gecikmesinde sakınca görülen hallerde, kolluk amiri de tedbir kararı alma yetkisine sahiptir.

Koruyucu ve önleyici tedbirlerin şiddetin türü veya şekli ile bağlantısı kurulmamış, hangi durumda hangi tedbir kararının alınacağı, mülki amirlere, hâkimlere ve kolluk amirlerine bırakılmıştır. Bu nedenle kolluk amirleri ve hâkimler şikâyete konu olan şiddetin türünden ve içeriğinden bağımsız olarak, kadının daha sonra ağır bir şiddete maruz kalma ihtimaline binaen, failin ‘’evden uzaklaştırılması’’ tedbirini sıklıkla uygulamak zorunda kalmaktadır. Çünkü erkeğin evden uzaklaştırılması kararı alınmadığında, aynı kadının daha sonra şiddete maruz kalması durumunda, karar mercii, şiddetin sorumlusu olarak suçlanıp, medya ve kamuoyu linçiyle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Failin evden uzaklaştırılması, mağdurun fiziksel olarak şiddet görmüş ve hatta şiddet riskinin devam ediyor olması durumunda işlevseldir. Bu tedbir, fail için öngörülmüş bir ceza değil, mağdurun zarar görmesi ihtimalinin önüne geçmek içindir. Kanunda böyle bir belirleme olmadığından, en etkin koruma tedbiri olarak görülen failin aileden (evden) uzaklaştırılması kararı, sözel şiddet, ekonomik şiddet ve duygusal şiddet şikâyetlerinde de uygulanabilmektedir.

İstanbul Sözleşmesi ‘’önleme’’ tedbirleri olarak hiyerarşik cinsiyet algısıyla mücadele edilerek toplumun kadın erkek eşitliği konusunda eğitilmesi, bu konudaki farkındalığın artırılması, şiddet içerikli davranış modellerinin değiştirilmesi için eğitim programları geliştirilmesi ve şiddet faillerinin tedavi edilmesi gibi hususları saymıştır. Bunlar kadına karşı şiddetin sosyal, kültürel ve kişisel sebeplerini ortadan kaldırılmaya yönelik önlemlerdir.

Kanunun öngördüğü ‘’önleme’’ tedbirleri ise, şiddet vuku bulduktan ve aile mahkemesine intikal ettikten sonra, hâkimin alacağı kararlara indirgenmiştir. Şiddeti önleme, şiddetin tekrarını önlemek olarak görülmekte ve hâkimin görevi olmaktadır. Bu tedbirler, faili şikâyet konusu davranışından men etmek, müşterek konuttan uzaklaştırmak, madde ya da alkol kullanıyorsa muayene ve tedavisine karar vermek şeklinde sıralanmıştır.

Kanun, İstanbul Sözleşmesinin önleme tedbirlerinden sadece failin şiddet içeren davranışının sebebi olan madde ya da alkol bağımlılığının tedavisi konusundaki tedbiri, önleyici tedbirlerden olarak düzenlemiştir. Ancak, bu hususun uygulanmasında sorunlar yaşanmakta, Sağlık Bakanlığınca mahkeme kararı olsa dahi hasta istemediği takdirde tedavi hizmeti verilemeyeceği ileri sürülmektedir.

Oysa Sözleşmenin de işaret ettiği şiddeti önleme tedbirleri, şiddete yol açan sebeplerle mücadeleyi esas alması gereken tedbirlerdir. Bu tedbirler de kolluk ya da mahkeme vasıtasıyla olamayacaktır.

Kanundaki önleyici tedbirler ve koruyucu tedbirler, içerik olarak birbirine benzer tedbirlerdir. Koruyucu tedbirler de önleyici tedbirler de mağduru korumaya, şiddetin tekerrürünü engellemeye matuf düzenlemelerdir. Önleyici tedbirler olarak sıralanan ve failin şikâyete konu davranışlardan men edilmesini öngören kararların ne derece etkin olacağı tartışılır.

Gerçek anlamda şiddetin önlenmesi, herkese, insanlar arası ilişki ve iletişimde saygıya ve anlayışa dayalı doğru davranışların öneminin ve gerekliliğinin öğretilmesi ile mümkün olacaktır.

Bu husus Kanunun konusu olmaktan ziyade, eğitim, kültür ve sosyal hizmet politikalarının konusudur. Bireyin eğitiminde etkin olan aile, okul, çevre, medya gibi kurumların saygı, sevgi, hoşgörü, adalet, yardımlaşma, paylaşma, estetik, empati gibi değerleri merkeze alan bir eğitim sürecini amaçlamaları ön şart olmalıdır. Bunlar içinde en etkin ve belirleyici kurum olan ailenin, sayılan değerler çerçevesinde yapılanmış olması çok önemlidir. Bu itibarla aileyi koruyan destekleyen ve güçlendiren ‘’Aile Politikalarının’’ etkin bir şekilde oluşturulması hayati önemdedir.

Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet bütün yönleri ile bir aile sorunudur. Bunu kadın sorunu olarak tanımlayıp, çözümü kadın üzerinden inşa etmeye çalışmak, sonuç üretememektedir. Şiddetin sebepleri olarak sayılan olgular da, şiddet uygulayan birey de aile kurumundan neşet etmektedir. Şiddetle mücadelede, ailelerin karşılaşacakları her türlü sorunda destek olabilecek sosyal hizmet mekanizmalarını geliştirmek ve uygulamak suretiyle, sorunsuz ve fonksiyonel bir aile modeline ulaşmak öncelikli hedef olmalıdır.

Sosyal yardım ve sosyal hizmet politikaları aileyi merkeze almak suretiyle yeniden yapılandırılmalıdır. Ocağın tütmediği, kazanın kaynamadığı aile sorunsuz olmaz. Yoksul ve dar gelirli ailelere gelir desteği sağlanmalı, sosyal hizmet kapsamında olmak üzere aile bireylerinin tamamına hitap edebilen, ailedeki her türlü soruna çözüm sağlayabilecek şekilde çeşitlenmiş eğitim ve danışmanlık hizmetleri, ihtiyaç duyan ailelere sunulabilmelidir.

Eğitim politikalarının önceliği ’insan’ yetiştirmek olmalıdır. Doğru değerlerle mücehhez kılınan insan, aynı zamanda iyi bir vatandaş, üretken bir beyin ve işgücü, doğaya saygılı ve bilinçli bir tüketici olacaktır.

Çağımızda medyanın gücü ve etkisi herkesçe kabul edilmektedir. Medyanın ürettiği ‘’algısal’’ dünya, olgusal olanın önüne geçip onu gölgeleyebilmektedir. Bu yönüyle en çok çocukların ve gençlerin değerler sistemini tayin ettiği açıktır. Medyanın ürettiği kültlerin çocuklar ve gençler üzerindeki belirleyiciliği her an gözlenmektedir. Bu itibarla, günümüzde ailenin rolünün büyük oranda medya organlarınca gasp edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Medya bu gücünden dolayı Devlet kontrolünde yayın yapmakta, programların içeriğinin ve formunun özellikle çocuklara ve gençlere zarar vermesi engellenmeye çalışılmaktadır. Ancak bu konudaki esnek tutum sebebiyle, özellikle diziler aracılığıyla, toplumun değerlerine ters, insani değerlere uymayan her türlü yanlış davranış ve anlayış topluma zerk edilmektedir.Kanunun öngördüğü toplumu, aileyi, çocukları ve gençleri olumsuz örneklerden koruma hedefi ile denetim uygulaması  uyumlu görünmemektedir.

Kültür politikalarının somut kültür unsurları kadar, insana ve hayata dair kültür değerlerini de içermesi önemlidir. Medya aracılığıyla pompalanan ‘’popüler kültür’’ ile mücadele kültür politikalarının önceliği olmak durumundadır. Aksi takdirde insanlığın binlerce yıllık tecrübesinin ürettiği iyiye ve doğruya ilişkin değerler yozlaşarak yok olacaktır.

 

1.3     Koruyucu Tedbirler

 

Sözleşme koruyucu tedbir olarak, acil durumlar ve risk oluşturan haller dışındaki şiddet türleri için koruma tedbiri önermemekte, korumayı, şiddet fiillerinin suç kapsamına alınması ve failin cezalandırılması yoluyla sağlamayı öngörmektedir. (İst.Söz.Madde:33,34,35,36,37,38,39,40)

‘’Hukuki düzenlemeler ve yargılama’’ konusunda; fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, (tehdit veya zorlama yoluyla kişinin psikolojik bütünlüğüne zarar verecek kasıtlı davranışlar) ısrarlı takip, tecavüz ve cinsel şiddet, zorla evlendirme, kadın sünneti, zorla kürtaj ve zorla kısırlaştırmanın Ceza Kanununda suç olarak düzenlenmesini öngörmektedir. Buna bağlı olarak yargılamanın da ceza mahkemelerince yapılması kabul edilmektedir.

Sözleşmenin öngördüğü şiddet davranışlarının hepsi Türk Ceza Kanununda suç olarak tanımlanmıştır. Sayılı suçların failleri ceza mahkemelerince yargılanmaktadır.

Ancak 6284 sayılı Kanun, koruyucu tedbirleri sıralamak suretiyle, mağduru koruma işlevini uhdesine almış durumdadır. Kanun aile içi ya da kadına karşı şiddetle ilgili olarak aile mahkemelerini görevlendirmiştir. Bu konudaki şikâyetlerin hepsi aile mahkemelerince yargılanıp, Kanundaki tedbir kararları çerçevesinde karara bağlanmaktadır. Bu uygulama ile konusu Ceza Kanununca suç sayılan fiillerin faillerinin ceza mahkemelerinde yargılanıp cezalandırılması engellenebilmektedir.

Failin ortak konuttan uzaklaştırılması, esas itibariyle mağduru korumaya dönük bir tedbir iken, bu sürenin 6 aya kadar uzatılabiliyor olması, failin cezalandırılması şeklinde algılanabilmektedir. Oysa hukuk sistemimizde ‘’evden uzaklaştırmak’’ şeklinde bir ceza öngörülmediği ve hukuk mahkemeleri de cezaya hükmetmezler.

Aynı şekilde Kanunda, failin mahkemenin kararını ihlal etmesi durumunda uygulanması öngörülen ve ‘’zorlama hapsi’’ olarak tanımlanan cezaya aile mahkemesinin hükmetmesi de usul ve yetki açısından hukuk sistemimize uymamaktadır.

İstanbul Sözleşmesine göre, failin ortak mekândan uzaklaştırılması kararı, ağır risk içeren durumlarda, fail yakalanarak gözetim altına alınıncaya kadar, mağduru korumak içindir (md. 52, Acil Engelleme Emirleri). Fail/şüpheli yakalandıktan sonra, yapılan sorgulama ve soruşturma sonucu gerçekten tehdit oluşturduğuna dair kuvvetli şüphe var ise tutuklanır ve mağduru koruma sorunu ortadan kalkar.

Kanunun düzenlemesinde ve uygulamasında ise, fail ortak konuttan uzaklaştırılmakta, mağdura belli bir mesafeye kadar yaklaşmama kararı verilmekte ve mağdur kadını korumak için bin dereden su taşınmaktadır. Bu durumdaki kadın evinden çıkamaz ya da gizli bir sığınma evine kapatılır; yaşadığı şehir değiştirilir, işi/ işyeri, kimliği ve hatta yüzü değişir fakat şüpheli, mağduru bulana ve amacına ulaşana kadar elini kolunu sallayarak gezer. Her türlü tedbire rağmen, mağdur korunamadığında da, bu durum Devletin bütün kurumları için zafiyet olarak değerlendirilir.

6284 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin üçüncü fıkrasında koruyucu tedbir kararlarının verilebilmesi için şiddet iddiasına ilişkin  delil veya belge aranmayacağı hükme bağlanmıştır. Bu hususta İstanbul Sözleşmesinde herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Sözleşmenin Koruma Tedbirleri başlıklı 56 ncı maddesinin (d) ve (h) fıkralarında mağdurun kanıt gösterme hakkından bahisle, yargılama aşamasında müddeinin ispat yükümlülüğü dolaylı olarak kabul edilmektedir.

Kanun şiddet mağdurunu,  delil sunma/ ispat etme yükümlülüğünden muaf tutarken, bu konuda yalan beyanda bulunanlar için de her hangi bir yaptırım öngörmemiştir.

Şiddet mağduru kadını en ileri düzeyde korumayı hedefleyen bu düzenlemeler, kadının aleyhine olarak kullanılmaya da açıktır. Aile içi şiddete ilişkin düzenlemelerin muhatabı sadece kadınlar değil, bütün aile bireyleridir. Erkekler de şiddet gördüklerinden bahisle şikâyetçi olabilmekte, her türlü olası avantajına rağmen (fiziksel, sosyal, ekonomik) iddiasını ispat ile yükümlü olmadığı için, şikâyetin gerektirdiği yaptırımların muhatabı olarak kadın, evinden uzaklaştırılmak gibi bir durumla karşı karşıya kalabilmektedir.

Evinden uzaklaştırılma, kişi açısından çok önemli sonuçlar üretmektedir. Zanlı (aslında bu Kanuna göre ‘’zanlı’’ yoktur, herkes hükümlüdür) yaşadığı, belki de maliki olduğu evden atılmakta, içine düştüğü durumu sosyal çevresine izah etmekte zorlanmakta ve barınma konusunda çaresiz kalabilmektedir. Hele bir de kadının iddiası gerçeğe dayanmıyor ise erkeğin bu durumu tolöre etmesi çok daha güçleşebilmektedir.

Şiddet iddiasına delil istenmemesi ve evden uzaklaştırma kararının her durumda uygulanabilmesi, kötü niyetli kadınlar ve erkekler için etkin bir silaha dönüşebilmektedir.

Uygulamadan seçilen örnekler, bu düzenlemelerin ne tür durumlara yol açabildiğini göstermesi bakımından oldukça açıklayıcıdır.

ÖRNEK 1

Kocasını herhangi bir sebeple cezalandırmak isteyen kadın karakola giderek eşinin kendisine şiddet uyguladığını ya da uygulayacağını beyan ettiğinde, kolluk amiri iddianın doğruluğunu sorgulayamaz ve kadının iddiasının gereğini yapıp, eşin müşterek konuttan uzaklaştırılmasına karar verir. Bu durumdan haberdar olan kocanın kendini anlatabileceği bir mekanizma bulunmamaktadır. Gerçekte masum olan erkek iftiraya uğramış, evinden atılmış, çocuklarından ayrı bırakılmış ve damgalanmış bir halde bir başına kalır. Utanç, öfke, çaresizlik gibi yıkıcı duyguları yoğun bir şekilde yaşayan erkeğin, sağlıklı kararlar alması, doğru olanı yapması ihtimali oldukça zayıftır.

Bu durumda kalan erkeklerin çok azı sabır gösterip öngörülen süre bitince evine dönecek ve aile hayatına bıraktığı yerden devam edecektir. Çoğunluk ise eşine, evliliğine olan güvenini tamamen yitirecek ve evliliği bitirecektir. Az da olsa bir kısmı da yaşadıklarının sorumlusu olan eşine karşı şiddetli bir öfke duyup ilk fırsatta eşine zarar verecek, belki de öldürecektir…

ÖRNEK 2

Karı koca arasında  basit bir sebeple tartışma başlar, kadın öfkeyle 155’i arar ve eşinden şikayetçi olur, 3-5 dakika sonra siren sesleri eşliğinde bir polis minibüsü gelir, siren sesinden dolayı meraka kapılan komşular camlara,  balkonlara çıkar ve kocanın polis eşliğinde karakola götürülüşünü izlerler. ‘Kadın döven erkek’ damgasını taşıyamayan koca o gün boşanma davası açar. Eşinin derin pişmanlığına ve her türlü yalvarışına rağmen evlilik biter.

ÖRNEK 3

Kadın şiddet şikâyeti ile mahkemeye başvurur ve hayati tehlikesi olduğundan bahisle, kimliğinin değiştirilmesini talep eder. Hâkim kadının ifadesine binaen, Tanık Koruma Kanunu hükümlerine göre kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerinin değiştirilmesine karar verir. Kadın hayatına ve şahsiyetine ilişkin her şeyinin değiştiği yeni duruma adapte olamaz, eski hayatına dönmek ister fakat bu talebinin karşılanması, ilk talebinin karşılanması kadar kolay olmaz.

ÖRNEK 4

Eşinden boşanmaya karar vermiş olan kadın, dava açmadan önce eşinin kendisine şiddet uyguladığı şikâyeti ile ilgili mercie başvurur ve eşin kendisine şiddet uyguladığının kayda geçmesini sağlar. Daha sonra boşanma davası açar ve eşinden şiddet gördüğünden bahisle, daha önce alınmış olan tedbir kararını delil olarak sunar. Bu belge, karşı tarafın kusurlu görülmesi için güçlü bir karine olmakta ve gerçekte bu hususta masum olan eş, yüklü bir tazminat ve nafaka ödemek durumunda kalabilmektedir.

Bu şekilde vuku bulan bir boşanma olayının ertesinde, haksızlığa uğrayan eşin sonucu suhuletle kabul etmesini beklemek beyhude olsa gerektir…

ÖRNEK 5

Kadın kocasından şiddet gördüğünden bahisle savcılığa başvurur. Aile mahkemesi kocanın 6 ay evden uzaklaştırılmasına hükmeder. Durumu öğrenen koca da savcılığa başvurur ve karısının da kendisine şiddet uyguladığını söyler şikayetçi olur. Mahkeme kadının 6 ay evden uzaklaştırılmasına karar verir. Ailenin konutu 6 ay boş kalır.

Bu örnekler yaşanmış gerçeklerdir…

6284 sayılı Kanunun uygulamasından kaynaklanabilecek olumsuzluklara ilişkin örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bu itibarla öncelikle, mağdurun beyanıyla işlem tesis etmekten vaz geçilerek, beyanın gerçeğe uygunluğu tespit edildikten sonra  işlem yapılmalıdır. Acil durumlar ve riskli hallerde ilk etepta  delil aranmaksızın tedbir alınabilir ancak daha sonra iddianın gerçekliği araştırılmalıdır.

Psikolojik, sözel şiddet ve alkol ya da madde kullanımına bağlı şiddet vakalarında, mahkeme, failin zorunlu olarak rehabilitasyon ve/veya tedavi programlarına katılmasına hükmedebilmeli ve hükmün ifası için gerekli hukuki düzenlemeler yapılmalıdır.

Koruyucu tedbirler mağduru korumak amacına uygun olarak tanzim edilmelidir. Mağdurun gerçek anlamda korunması, tehdit oluşturan kişinin etkisiz hale getirilmesi ile mümkün olacağından, kimlik bilgilerinin, işyerinin, yüzünün değiştirilmesi gibi tedbirlerin, riskin bertaraf edilmesinin mümkün olamadığı durumlarda uygulanması için gerekli düzenleme yapılmalıdır.

 

1.4     Risk Değerlendirmesi ve Acil Müdahale

İstanbul Sözleşmesi, (md. 50) ‘’Acil Müdahale, Önleme ve Koruma ‘’ konusunda kolluk kuvvetlerinin mağdurlara yeterli ve hızlı koruma imkânları sunabilmesine ilişkin hukuki tedbirlerin alınmasını öngörmektedir.

Sözleşmenin 51 İnci maddesi, ilgili birimlerin yetkililerince ölüm riskinin, durumun ciddiyetinin ve şiddetin tekrarlanması riskinin değerlendirilmesinin yapılarak, riski yönetmek ve koordineli bir şekilde destek ve güvenlik sağlamak üzere gerekli hukuki ve diğer tedbirlerin alınmasını hükme bağlamıştır.

6284 sayılı Kanun acil müdahale gerektiren durumlara ilişkin özellikli bir tedbir öngörmediği gibi, acil durumu tanımlayacak ‘’risk değerlendirme’’ prosedürünü de belirlememiştir.

Kanun, şiddetin her türlüsüne aynı tedbirlerle müdahaleyi esas almış ve risk değerlendirmesi ve riskin durumuna uygun müdahale yollarını ve alınacak tedbirleri düzenlememiştir. Başka bir ifadeyle, Kanun her şiddet şikâyetini acil müdahale kapsamında değerlendirerek, sadece acil müdahale gerektiren hallerde geçerli olması gereken delil aranmaması ilkesini ve failin ortak konuttan uzaklaştırılması ve mağdura yaklaşma yasağı tedbirlerini her durumda uygulanabilecek şekilde düzenlemiştir.

Bu gün 6284 sayılı Kanun kapsamında acil müdahale gerektiren hallerde, failin evden uzaklaştırılması tedbir kararı alınarak, tehlikenin muhatabı olan kadın fiilen korunmaya çalışılmaktadır. Kadını korumak için Devlet oldukça yüksek maliyetlere katlanmaktadır. Polis marifetiyle yakın koruma, elektronik kelepçe ile takip, kadını yüksek korumalı ve gizli bir adreste saklama, kimliğini, işini hatta yüzünü değiştirme gibi yüksek maliyetler gerektiren yöntemler tam bir koruma sağlayamadığı gibi, adeta mağdurun cezalandırılmasına yol açmaktadır.

Bu düzenlemelerin uygulamada yarattığı sorunlara daha önce değinmiştik. 6284 sayılı Kanunda yapılacak değişiklik ile riskli görülen hallerde risk değerlendirmesini yapacak kurumlar ve riskin durumuna uygun olarak alınacak tedbirler belirtilmelidir.

 

1.5     Uzlaşmanın Engellenmemesi

İstanbul Sözleşmesi ‘Uzlaşma Yasağını’ öngörmez, sadece zorunlu uzlaşmayı yani, eşleri uzlaşmaya zorlayacak düzenlemeleri reddeder. Sistemin, zorunlu olarak, uzlaştırıcı bir mekanizmayı içermemesi gerektiğine vurgu yapar.

6284 sayılı Kanunda bu hususta bir düzenleme olmamakla birlikte, Kanunun uygulamasına ilişkin çıkarılan Yönetmelik, eşlerin uzlaşmasını engellemektedir.

Kadın hakları savunucuları, kadının eşiyle uzlaşmasını veya kadının şikâyetinden vazgeçmesini, onun pozisyonunun zayıflığına bağlayarak, kadını kendisine karşı da korumayı savunmakta ve şiddet vakalarında eşlerin uzlaşmasını mahkemenin tanımaması gerektiğinde ısrar etmektedirler.

Bu düzenlemeden dolayı, tehdit ve risk içermeyen vakalarda dahi sığınma evindeki kadınların eşleri ile görüşmeleri engellenmekte ve olası bir uzlaşının da önüne geçilmektedir. Ayrıca bu sebeple açılan boşanma davalarında ‘’arabuluculuk’’ kurumundan yararlanmak mümkün olamamaktadır. Oysa diğer ülke uygulamalarından biliyoruz ki, arabuluculuk müessesesi aile içi sorunların çözümünde ve boşanma davalarında oldukça işlevsel olabilmektedir. Eşlerin boşanmaya sebep olan konuda uzlaşmaları sağlanıp, boşanma engellenebildiği gibi, boşanma durumunda da çekişmeli konularda ortak bir mutabakatın tesisi ile boşanmanın sorunsuz, çekişmesiz bir şekilde gerçekleşmesi sağlanabilmektedir.

Kadın cinayetlerinin önemli kısmının boşanma sürecinde yaşandığını da dikkate alırsak, arabuluculuk kurumunun her türlü aile anlaşmazlıklarında kullanılabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılmasının önemi daha güçlü bir şekilde anlaşılacaktır.

Bu itibarla, eşlerin istemesi durumunda, uzlaşabilmelerini mümkün kılacak uzlaştırma mekanizmaları engellenmemelidir. Uzlaşı halinde, yasanın uygulaması durdurulmalıdır.

 

2        Medeni Kanun

 

2.1     Boşanma ve Şiddet

Boşanma, ailedeki sorunlar çözümsüz kaldığında, başvurulan son çare olmaktadır. Doğası gereği sancılı, yıpratıcı, yıkıcı ve tarafların olumsuz duygu ve davranışlarını kışkırtan bir süreçtir. Eşlerden birinin boşanma kararı alması, mahkeme süreci ve boşanma sonrası ortaya çıkan sorunlar kadına şiddete, hatta kadın cinayetlerine yol açabilmektedir.

Kurulmuş bir ailenin dağılmasını kimse istemez, ancak aile bütünlüğü sarsılmış ve eşlerden en az birisi için yürütülemez bir hal almışsa, boşanma kaçınılmaz son olmaktadır. Boşanma kararını eşlerin birlikte alması ve sürece ilişkin bütün ayrıntılarda anlaşma sağlamaları en sağlıklı yöntemdir. Ancak, uygulamada bunun çoğunlukla bu şekilde gelişmediği bilinmektedir. Taraflardan birinin boşanma talebini diğer tarafın kabul etmemesi, sorunlu bir süreci başlatmaktadır. Çoğunlukla kadının boşanma isteği erkek tarafından reddedildiğinde çekişme ve çatışma çok daha şiddetli olabilmekte, kadına şiddet, hatta kadının ölümü gibi felaketler vuku bulabilmektedir.

Bu itibarla, eşlerden birini boşanma kararına götüren aile içi sorunlar ortaya çıktığında, ailenin yardım alabileceği aile destek mekanizmaları geliştirilmelidir. Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, ailelerin kendi imkânlarıyla çözemediği sorunlar ortaya çıktığında, eşlerin kolaylıkla ulaşabilecekleri danışmanlık hizmetlerini, sorununun niteliğine uygun sosyal destek mekanizmalarını, etkin bir şekilde hayata geçirmelidir.

Aile Danışma Hizmetleri kurgulanırken, sorunlara uygun çözüm mekanizmalarını da mutlaka içermelidir. Alkol, madde, kumar gibi bağımlılık sorunları söz konusu olduğunda, bağımlılık sorununu çözecek etkin bir mekanizma devreye sokulamazsa, sadece danışmanlık hizmeti ile sorunun çözülemeyeceği açıktır. Aynı şekilde ailede işsizlik, yoksulluk gibi ekonomik sorunlar söz konusu olduğunda da aileye gelir desteği sağlayacak bir sosyal yardım programı olmadığı takdirde danışmanlık hizmetinin, ailenin sorununu çözemeyeceği aşikârdır.

Aile, kendilerine sunulan bütün hizmetlere, desteklere rağmen bütünlüğünü koruyamaz ise bu durumda da boşanmanın, uzlaşı içinde olmasını desteklemek gerekmektedir. Boşanma esnasında ve/veya sonrasında ayrılmış eşlere her türlü psikolojik, ekonomik, sosyal ve tıbbi destek verilmeye devam edilmelidir.

Boşanma hukukunda da yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Boşanma eşler arası bir hukuki süreç olarak telakki edildiği için, çoğunlukla kadın ve erkek asıl süje olarak tanımlanmaktadır. Boşanmanın en yıkıcı biçimde etkilediği çocuklar sadece velayetin konusu olmaktadır.

 

2.2     Çocukların Velayeti Sorunu

Çocukların velayeti, çocuğun yararına uygun olarak anne ya da babaya verilmekte, diğer tarafın da çocukla ilişkisi, mahkemenin kararıyla düzenlenmektedir.

Bu sistem, çocuk için birinci derece ebeveyn ile ikinci derece ebeveynin tayinidir. Çocuk, her iki ebeveyne de aynı şekilde aittir ve her ikisine de ayrı ayrı muhtaçtır. Çocuk için birini seçip onunla birliktelik ilişkisi kurulurken, diğeri ile birlikteliğinin sınırlandırılıp kurallara bağlanmasını, çocuğun yüksek yararı ile izah etmek kolay olmasa gerektir.

Çocuk için durum böyle iken, velayet sorumluluğundan kaçınmadığı halde, çocukla ilişkisi haftanın belli günleriyle, belli saatlerle sınırlandırılan ebeveyne de haksızlık edildiği aşikârdır.

Velayet sahibi ebeveyn, her ne kadar çocuğundan ayrılmamış olmakla şanslı addedilse de, doğal olarak iki kişilik olan sorumluluğu tek başına taşımak durumunda kalmaktadır.

Boşanma süreci çekişmeli olduğunda velayet hakkı ve diğer tarafın çocukla ilişki kurma hakkı taraflarca kötüye kullanılabilmektedir. Velayet hakkına sahip olan taraf (çoğunlukla annedir), diğer tarafın mahkemenin hükmettiği günlerde, çocukla ilişkisini zorlaştırma cihetine gidebilmekte, çocuğun icra marifetiyle teslim alınmasını isteyebilmektedir.

İcra ile çocuk teslimi, hem çocuk için hem teslim alan için oldukça yıpratıcı olmaktadır. Çocuk anne ve babası arasında çekiştirilen bir nesneye dönüştürülmekte, bunun çocuğun duygu ve zihin dünyasında yarattığı tahribat, yaşadığı güven bunalımının sonuçları göz ardı edilmektedir.

Babanın çocuğu bu şekilde teslim alabilmesi için öncelikle önemli bir miktara tekabül eden  masrafları karşılayabilmesi gerekmektedir. Çocuğuyla görüşmesi için her defasında belli bir maddi bedel ödemek durumunda kalan bir babanın sağlıklı ve dengeli bir ruh haline sahip olmasını ve çocukla ilişkisinin, iletişimin bu süreçten bağımsız olarak sağlıklı ve doyurucu olmasını beklemek ne derece mümkündür. Ayrıca bu ruh halinin kadına yönelik boyutunun içerdiği riskleri de göz ardı etmemek gerekir.

Öncelikle çocukları olumsuz duygulardan korumak, boşanma sonrası eski eşlerin iletişimlerini belli bir düzeyde sürdürebilmelerini desteklemek için, çocukların velayet hakkının bu şekilde istismar edilmesini engelleyecek düzenlemelere ihtiyaç vardır.

Çocuklar, ‘icra’ gibi mallarla çağrışımlı bir işlemin konusu olmaktan çıkarılmalı, eski eşi cezalandırmak için çocuğunun sağlıklı gelişimini göz ardı edebilen bir ebeveynin velayet hakkı yeniden değerlendirilmelidir.

Ayrıca eşler anlaştıkları takdirde, velayet hakkına her iki ebeveynin de sahip olduğu, çocuğun her iki ebeveyniyle aynı şekilde ilişki kurabilmesine imkân sağlayan ‘’ortak velayet sisteminin’ Medeni Kanun kapsamına alınması, söz konusu sorunları büyük ölçüde bertaraf edecektir.

 

2.3     Geçim Nafakası

Boşanma sonucu kusurlu eşin kusursuz ya da daha az kusurlu eski eşe nafaka ödemesi, adaletin de gereği olarak, kusursuz eşin ekonomik mağduriyetini önlemeye matuf bir düzenlemedir. Ancak nafaka ödeme sorumluluğunun karşı taraf evlenmediği takdirde hayatı boyunca devam etmesi, sorunlara yol açmaktadır.

Nafaka ödemesinin, karşı tarafın evlenmesi durumunda kesiliyor olması, bu kişilerin birlikteliklerini nikâhsız olarak sürdürmelerine yol açabilmektedir. Nikâhsız birlikteliklerin özellikle kadın açısından yarattığı sorunlar herkesçe malumdur. Ayrıca bu durumu nafaka ödeyen eski eşin kabul etmesi de çok zordur. Kendisinden geçim nafakası olarak alınan paranın başka erkeklerin geçim nafakası olması her erkeğin dengesini bozar. Bu da kimsenin arzu etmediği şiddet davranışlarına yol açabilir.

Nafaka sorumluluğunun ömür boyu sürmesini hakla adaletle bağdaştırmak kolay olmayacaktır. Ana babanın sorumluluğunun dahi, çocuğun yetişkin kabul edildiği 18 yaşla sınırlı olduğu bir hukuk sisteminde, boşanmak suretiyle karşılıklı olarak tüm bağları kopan kişiler arasında böylesi bir sorumluluğu tek taraflı olarak daim kılmak, doğru olmasa gerektir.

Nafaka sorununun temelini bu ödemenin ‘geçim nafakası’ olarak tanımlanması oluşturmaktadır. Boşanma, iki kişi arasındaki hukuki bağın sonlandırılması işlemi olduğu halde, hiç bir bağı olmayan  bir kişinin geçiminden sorumlu olmak kimse için kabul edilebilir değildir. Bu uygulama nafaka yükümlüsünün, nafaka ödediği kişi üzerinde hak iddia edebilmesine de yol açabilecektir. Nafaka ödeyenin geçimini temin ettiği kişinin sair ilişkilerini, hayat tarzını v.s. kontrol etmeye hakkı olduğunu vehmetmesi mümkündür.Zira sorumluluklar, hak da oluşturur. Boşandığı eşini bir başkası ile gören eski eş şiddetine bu açıdan da bakmak gerekir.

Boşanma sonrasına ilişkin  olarak eski eşlerin birbirine karşı hiç bir sorumluluğunun olmaması esas olmalıdır. Sorumluluklar, evliliğin bitmesine sebep davranışlarla bağlantılandırılmalı, yani evlilikte kusurlu olan tarafınbu kusurundan dolayı  karşı tarafta oluşan maddi manevi zararı tazmin etmekle tanımlanmalıdır. Dolayısıyla kusurlu eşin kusuruyla ve karşı tarafta oluşan zarar ve kayıplarla  orantılı olarak tazminata mahkûm edilmesi yeterli olmalıdır. Tazminat yükümlüsünün mali durumuna göre hükmolunan tazminatı bir defeda ödemesi istenebileceği gibi ödeme kabiliyetine göre aylık taksitler şeklinde ödemesi de kararlaştırılabilir.

Bu şekilde eski eşe karşı sorumluluk, kanunun dayattığı  ‘haksız’ bir uygulama olmaktan çıkar, kişinin kendi kusurlarının ve tercihlerinin bedeli olarak ‘adil’ bir tanım kazanır.

Anlaşmalı boşanmalarda eşler arası rızaya dayalı her türlü ödeme istisna olmalıdır. Aynı şekilde anne babanın çocuğa karşı yükümlülükleri de bu kapsamda değerlendirilemez.

 

3        Ceza Kanunu

 

Medeni Kanun ‘’eşlerin birbirine sadık kalma zorunluluğundan’’ bahisle, evlilik ilişkisinin karşılıklı sadakat sorumluluğunu doğal olarak içerdiğine işaret eder. Eşlerden birinin sadakatsiz davranmasının yaptırımı, diğer eşin boşanma ve tazminat talep etme hakkının oluşmasıdır.

Evli insanların sadakatsizliği, yani zina Ceza Kanununda sayılan suçlar arasında yer almaz.

Oysa zina sadece eşe değil, doğacak çocuklara ve toplumun tamamına karşı işlenen ağır suçlardandır. Evli kadının zinası, nesebin sahihliğini zedelemesi bakımından toplum için çok ağır sonuçlar doğurur.

Zinanın suç sayılmasına ilişkin tartışmalar, sosyologlardan ve hukukçulardan ziyade kadın hakları ve insan hakları savunucuları tarafından yönetilmektedir. Zinayı ‘hak’ ve özgürlük alanının konusu olarak değerlendiren bu çevreler, zinanın sonuçlarından doğrudan etkilenen diğer eşin ve doğacak çocukların haklarını göz ardı etmektedir. Zinanın yaygınlaştığı bir toplumda, aile, akrabalık, komşuluk gibi doğal destek ve ilişki mekanizmalarının nasıl etkileneceği ve bireyin bu alandaki kayıpları hiçbir surette dikkate alınmamaktadır.

Zinayı özel ve dokunulmaz alana ait kişisel tercih olarak kabul eden bu anlayışa göre asıl olan bireydir ve bireyin dünyadan alabileceği her ne var ise onları almasıdır. Hazzı çoğaltıp acıyı azaltmaktan ibaret bir hayat tasavvurunun insanca olmadığı, bu anlayışın insana dair her şeyi yok etmekte olduğu, bütün açıklığıyla görülmektedir.

Kapitalizmin ürettiği alabildiğince tüketen, her şeyi sonuna kadar tüketen insan tipi, kendisini de tüketmiş durumdadır. Bugünkü refah toplumları, sahip oldukları refah seviyesinin nelere mal olduğunu, Dünyadaki doğal kaynaklarla birlikte, aile, güven, paylaşma, dayanışma gibi insanın doğal neşe kaynaklarının da yok olduğunu görüp, bütün bunların telafisi için yollar aramaktadır. Hayatın her alanında, zorunlu ihtiyaçlarla sınırlandırılmış minimalist tüketim anlayışı, tek eşlilik, istikrarlı bir aile hayatı ve güvene ve paylaşıma dayalı insan ilişkilerine yönelme gibi tercihler Batıda giderek yaygınlaşmaktadır.

Toplumların normalleri ve bu normallere ilişkin ihtiyaçları kanunları belirlerken, toplumların ihtiyaçlarından ve taleplerinden bağımsız olarak düzenlenen kanun normları da toplumları şekillendirmektedir. Zinanın suç olmaktan çıkarılması, cinsel devrim adı altında, cinsel özgürlükleri kadının bedenine sahiplik çerçevesinde tanımlayan Batı toplumları için doğal bir sonuç iken, zinayı asla meşru görmeyen ve dışlayan Türk toplumu için, toplumsal değerleri ve sadakate ilişkin tutumları dönüştürücü bir işlev görmektedir.

Evli kadının zinası, kanunda suç sayılmasa da, toplumda suç olarak kabul edilir ve tepkiyle karşılanır. Kanunun vermediği cezayı, sosyal çevre bir biçimde vermektedir.

Evli bir kadının eşini aldattığı ortaya çıktığında, sosyal çevre kınayarak dışlar, fakat aile çevresi dışlamanın da ötesine geçebilir. Kamuoyu bu tür olayları, kadına şiddet, kadın cinayeti ya da zina suçuna ortak olan erkeğin öldürülmesi şeklindeki haberlerden öğrenir.

Toplum normlarına ters olarak zinanın suç sayılmaması ve zina yapanlara ceza verilmemesi, kişisel düzeyde meşruiyet alanı oluşturmak suretiyle zinanın artmasına yol açarken, diğer taraftan zinayı en ağır suç kabul eden eşin tepkisi çok ağır olabilmektedir.

Kadın cinayetlerinin çoğunda sebep olarak kadının sadakatsizliği beyan edilmektedir. Televizyonlardaki gündüz kuşağı programlarına konu olan kriminal olayların çoğunun altından kadın sadakatsizliği çıkmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi kadına karşı her türlü yaralayıcı incitici davranışı şiddet olarak tanımlarken, kadının aldatılmasıyla yaşadığı ıstırabla hiç bir şekilde ilgilenmemiştir.Aynı şekilde 6284 Sayılı Kanun da kadının her türlü acı çekmesine yol açan fiili kadına şiddet olarak tanımlamış fakat, kadının aldatılmasını şiddet kapsamında görmemiştir.

Eşlerarası sadakatsizliğin aile içi şiddet kapsamında yer almaması anlaşılır bir durum olmadığı gibi, aile içi şiddet suç iken aileye ve eşe karşı en ağır şiddet olan zinanın suç olmaması da büyük bir çelişkidir. Toplum, aile kurumu, kadın, erkek ve çocuklar açısından çok büyük sorunlara yol açan evlilik içi sadakatsizlik, yani zina Ceza Kanununca suç sayılan fiiller arasına alınmalıdır. Suçun cezasına mahkeme hükmetmeli, kişilerin adaletine bırakılmamalıdır.

Kanunlar toplumların normlarına uygun olmalıdır, sayısı az fakat sesi kütlesinden çok olan bir avuç azınlığın değer yargılarına göre değil.

 

4        Sonuç

 

Kadına şiddetin, aile içi şiddetin ve kadın cinayetlerinin tamamen ortada kaldırılması ütopya olsa da bu tür olayların en aza indirilmesi için alınabilecek tedbirler mevcuttur.

2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun, aileyi korumaya ilişkin herhangi bir düzenleme ihtiva etmediği için bu konudaki sonuçlarından bahsetmek mümkün olmamakla birlikte, kadına şiddeti önleme konusundaki amacında başarılı sonuçlar üretemediğini kabul etmek durumundayız.

Kanunun kapsamı, doktrini ve muhtevası bakımından içerdiği sakıncalar, eksiklikleri ve fazlalıkları yukarda geniş bir şekilde tartışılmıştır. Bu itibarla 6284 sayılı Kanun, zikredilen amaca uygun olarak, aile içi ve kadına şiddet vakalarında, İstanbul Sözleşmesi hükümlerine uygun olarak, aileye, aile bireylerine ve kadına verilecek destekler bağlamında revize edilmelidir.

Aile içi şiddet sadece kadının sorunu olmayıp, hem sebepleri hem de sonuçları bakımından ailedeki bütün bireyleri etkileyen ortak bir aile sorunudur. Bu itibarla çözümün de ailenin tamamını kapsayan çalışmalarla mümkün olacağını kabul etmek ve buna uygun destek mekanizmalarını geliştirmek gerekmektedir.

Boşanmaya bağlı olarak ortaya çıkan şiddet olaylarını engellemek için, boşanma sürecinde eşlerin çekişmeli konulardaki uzlaşılarını temin etmeye yönelik olarak, arabuluculuk mekanizması dâhil, her türlü danışmanlık ve sosyal destek hizmetinden faydalanmaları sağlanmalıdır.

Boşanma hukukunda sorun yaratan düzenlemeler gözden geçirilmek suretiyle, günümüz ailesinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına uygun hale getirilmelidir. Çocukların velayetinin bir ebeveyne verilip, diğer ebeveynin çocukla ilişkisinin sınırlanması, çoğunlukla çocuğun yararına olmadığı gibi, eski eşler arasındaki çekişme ve husumetin şiddetlenmesine yol açabilmektedir. Bu şekilde şiddeti kışkırtan sorunların bertaraf edilmesi için ebeveynlerin uzlaşarak velayet hakkını ortak kullanmalarına imkân sağlanmalıdır.

Geçim nafakası mağdur eşi korurken, diğer eşin haksızlığa uğramasına yol açmamalıdır. Bir kişinin boşandığı eski eşine, evlenmediği sürece, ömrünün sonuna kadar nafaka ödemekle sorumlu tutulması, çoğu durumda haksızlık olabilmektedir. Haksızlık, kişinin öfkesini ve şiddet eğilimini en çok kışkırtan durumdur. Şiddetle mücadelenin temeli, adaleti tesis ve temin eden her vatandaşın hakkını koruyan ‘’hukuk sistemidir’’. Kanunlar ve uygulamaları her daim adaleti sağlamalıdır.

Evlilikte eşlerden birinin sadakatsizliği, diğer eşe karşı en ağır şiddettir. Diğer şiddet türleri gibi değerlendirilerek ‘suç’ kapsamına alınmalıdır. Kanun eşin zinasını cezalandırmadığında, mağdur eş, uğradığı haksızlığın bedelini bizatihi ödetmeye kalkışabilmektedir. Bu ise, herkesin hukukunu güvence altına alan ‘’Hukuk Devleti’’nin asla kabul edemeyeceği bir durumdur.

 

Öneriler:

  1. Şiddeti, kadına, çocuğa, yaşlıya ve engelliye şiddet şeklinde mağdura göre veya evde, okulda, işyerinde, sağlık kurumlarında, trafikte şiddet gibi ortaya çıktığı mekâna göre tanımlayarak mücadele etmek yerine, şiddetin her türlüsüne karşı topyekûn bir mücadele başlatılmalıdır.
  2. Şiddet eylemini erkeğe mahsus bir davranış olarak kabul edip, kadını bu konuda masum ve mağdur olarak görmek, sorunun eksik ve yanlış bir şeklide tanımlanmasına yol açmaktadır. Şiddete ilişkin her türlü farkındalık ve eğitim çalışmaları her iki cinsiyeti de kapsamalıdır. Kadınlar, özellikle çocuğa şiddetin ve erkeğe yönelik sözel ve psikolojik şiddettin olumsuz sonuçları hakkında bilgilendirilmelidir.
  3. Aile içi şiddet ve kadına karşı şiddet, hukuk yargısının kapsama alanına uygun olarak yeniden tanımlanmalı, Devletin ailenin iç işleyişine ilişkin müdahale alanı ‘haksız fiil’ ve ‘’suç’’ ile sınırlanmalıdır.
  4. Konusu Ceza Kanununa göre suç olan şiddet türleri Ceza Kanununda tanımlanmalı ve bu tür şikâyetler ceza yargısına yönlendirilmelidir.
  5. Şiddeti önlemeye yönelik tedbirler, İstanbul Sözleşmesine uygun olarak, aile, eğitim, kültür ve sağlık politikalarının konusu olmalıdır.
  6. Kadına şiddet ve ev içi şiddetin bir aile sorunu olduğu kabul edilerek, sağlıklı ve fonksiyonel aile hedefine uygun, aile destek mekanizmaları geliştirilmelidir.
  7. Sosyal yardım politikaları ve sosyal hizmet politikaları ‘’aile’’ odaklı olarak yeniden yapılandırılmalıdır.
  8. Eğitim politikalarının öncelikli amacı ‘’iyi insan’’ yetiştirmek olmalı, bunun için de eğitim ‘’değerler’’ odağında planlanmalıdır.
  9. Kültür politikaları, somut olmayan kültür değerlerini de kapsamalıdır.
  10. Failin ortak konuttan uzaklaştırılması, acil ve riskli durumlarda mağduru korumak amacıyla alınacak bir tedbir olmalı, bunun dışındaki durumlarda bu tedbir uygulanmamalıdır.
  11. Acil durumların tespiti için risk değerlendirmesini yapacak kurumlar ve kişiler belirlenip alınması gereken tedbirler tanımlanmalıdır.
  12. Koruyucu tedbirlerle şiddetin türü arasında ilişki kurulmalı, hangi şiddete hangi tedbirin alınacağı belirtilmelidir.
  13. Zorlama hapsi 6284 sayılı Kanundan çıkarılmalı, yargılama ve cezalandırma ceza yargısına bırakılmalıdır.
  14. Şiddet şikâyetlerinde, delil ve belge istenmemesi sadece acil durumlar için geçerli olmalı, ancak daha sonra yargılama aşamasında delil istenmelidir.
  15. Eşler istediğinde uzlaştırma mekanizmalarından yararlanabilmeli, uzlaşma yasağı Yönetmelikten çıkarılmalıdır.
  16. Zinanın sadece iki kişiyi ilgilendiren bir tercih sorunu olmadığı, aile ve toplum yapısını bozan, değerler sistemini yozlaştıran bir fiili olduğu kabul edilmelidir.
  17. Zinanın eşe karşı işlenen en ağır suç ve şiddet olduğu gerçeğinden hareketle, diğer ağır şiddet türleri gibi ‘’suç’’ kapsamına alınması sağlanmalıdır (Anayasanın 41 inci maddesi de bunu emreder).
  18. Boşanma davalarının her aşamasında eşlere sosyal hizmet ve danışmanlık desteği verilmek suretiyle, boşanmaların karşılıklı uzlaşı içinde gerçekleşmesi desteklenmelidir.
  19. Boşanma durumunda çocuklar için ‘’ortak velayet’’ mümkün olabilmelidir.
  20. Boşanma sonrası kusurlu olan eşin ödediği ‘geçim nafakası’nın yerine, kusurla ve karşı tarafın uğradığı zararla orantılı olarak tazminata hükmedilmelidir. Bu şekilde boşanan eşler arası hak ve sorumluluklar hakkaniyet çerçevesinde tanımlanmış olacaktır. Geçim nafakası ödeyen erkek, buna dayanarak eski karısının hayatı üzerinde hak iddia edemeyecek ve şiddet cinayet gibi istenmeyen olaylar en azainecektir.

 


Paylaş
İşlem Sonucu