DR. ÖĞRETİM GÖREVLİSİ YUSUF SAYIN, FATİH KAHRAMAN

 

 

 

Tebliği Buradan İzleyebilirsiniz.

 

ULUSLARARASI HUKUK’TA AİLENİN KORUNMASI HAKKI’NI TÜRKİYE’DE YAŞAYAN SURİYELİ MÜLTECİ AİLELER ÜZERİNDEN OKUMAK

Dr. Yusuf SAYIN[1]– Dr. Fatih KAHRAMAN[2]

Özet

Uluslararası Hukukun en önemli mukavelelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 16. Maddesi, “Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur” ile ailenin varlığını güvence altına almaktadır. Toplum ve devlet tarafından korunan temel kurumun farklı toplumsal risklerle (ekonomik kriz, iş kazaları, doğal afet vb.) karşı karşıya kalması, koruyucu formel mekanizmaların, kurumun sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirmesi bakımından elzemdir. Aile birlikteliğinin korunmasına yönelik tehditleri barındıran olgulardan biri ise göçtür. Bu anlamda göç, ailenin farklı toplumsal riskler ile karşı karşıya kalmasını beraberinde getirebilen, değişimden beslenen bir süreçtir. UNHCR 2018 Küresel Eğilimler raporuna göre; dünya üzerinde 68.5 milyon insan hayati nedenlerden dolayı göçe zorlanırken, bu nüfus içerisinde ise 25.4 milyon kişi ise mülteci konumunda bulunmaktadır (UNHCR, 2018). BM Bin Yıl Kalkınma Hedefleri raporunda da zikredildiği üzere; mülteciliğin barındırdığı belirsizlik hali aile kurumunu ekonomik, psikolojik, toplumsal vb. farklı riskler ile karşı karşıya getirmektedir. Göçün sonuçları, göç etmek zorunda kalan aile üyelerinin geldikleri ülkede sahip oldukları statülerin değişmesinden, yeni topluma/ülkeye alışabilme sürecine ve bu değişimin aile içi ilişkilere etkisine kadar farklı noktalarda hissedilmektedir. Türkiye 2011 yılından beri Suriye’de devam eden iç savaşın etkilerini gerek ekonomik gerekse insani olarak hisseden ve sorumluluk alan ülkelerdendir. Dünyada en fazla Suriyeli mülteciyi (3 milyon 632 bin 622 kişi) sınırları içerisinde barındıran ülke olması, mülteciler ve sorunlarına yönelik farklı politikaları gündeme taşıma zorunluluğu/sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Aile, Hak, Mülteciler, Mülteci Aileler, Uluslararası Hukuk

 

READING THE RIGHT TO PROTECTION OF FAMILIES ABOUT SYRIAN REFUGEES LIVING IN TURKEY OVER FAMILY IN INTERNATIONAL LAW

Summary

Article 16 of the Universal Declaration of Human Rights, as one of the most important agreements of International Law, guarantees the existence of the family with “the family is the natural and fundamental group unit of society and is entitled to protection by society and the State”. The fact that the basic institution protected by society and the state is confronted with different social risks (economic crisis, occupational accidents, natural disasters, etc.) is essential for the continuation of existence of the protective formal mechanisms and the healthy existence of the institution. One of the phenomena involving threats to family co-existence is migration. In this sense, migration is a process that is fed by the change that can bring the family to face different social risks. According to the UNHCR 2018 Global Trends report; while 68.5 million people are forced to migrate due to vital reasons, 25.4 million people have the position of refugee inside this population (UNHCR, 2018). As mentioned in the UN Millennium Development Goals Report; the uncertainty coming with refugee confronts the family institution with such different risks as economic, psychological, social, and so on. The results of the migration are felt at different points, ranging from the change of status of the family members in the host country, who have to migrate, to the process of getting used to the new society/country and to the effect of this change on the family relations. Turkey is one of the countries that feels the economic and humanitarian effects of the ongoing civil war in Syria since 2011 and requires the responsibilities. The fact that Turkey is the country which has the highest number of the Syrian refugees in the world (3 million 632 thousand 622 people) within its boundaries brings with obligation/responsibility to bring different policies towards refugees and their problems on the agenda.

Keywords: Family, Right, Refugees, Refugee Families, International Law

 

Giriş

UNHCR Küresel Eğilimler Raporu’nda 2017 yılında yerinden edilenlere 16.2 milyon yeni kişinin eklendiği, bu sayının 11.8 milyonu ülke sınırları içerisinde yerinden edilen kişileri kapsadığı, ayrıca 4.4 milyon kişi mülteci ve sığınmacıdan oluştuğu ifade edilmektedir. (UNHCR, 2018). Küresel insanlık krizine eklenenlerin sayısında her geçen gün meydana gelen artış, başta çocuklar, kadınlar, yaşlılar vb. dezavantajlı gruplar olmak üzere farklı toplumsal grupların temel haklarına erişim imkânını azaltmaktadır.

Uluslararası hukukta yer alan ailenin korunması hakkının pratikte uygulanabilmesi noktasında karşılaşılan sorunlara mülteci ailelerin göç etmek zorunda kaldıkları ülkelerde sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda yaşadıkları sorunların eklenmesi, mülteci/ailelerin dâhil oldukları toplumlara uyumları önündeki engellerdendir. Bu bağlamda çalışmanın bölümleri, uluslararası hukuk perspektifinde ailenin korunması hakkı tartışması merkeze alınarak; Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci/aileler üzerinden anlaşılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde göç, mülteci aileler ve uluslararası hukuk kavramları birbiriyle ilişkili bir şekilde tartışıldıktan sonra, ikinci bölümde uluslararası hukukta ailenin korunması hakkı meselesi ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümü ve devam eden alt bölümlerindeyse Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci/ailelerin karşılaştıkları zorluklara, istihdam, barınma ve eğitim konuları çerçevesinde odaklanılmıştır.

  1. Kavramsal Bir Giriş: Göç, Mülteci Aileler ve Uluslararası Hukuk

İnsanların bir yerden başka bir yere hareketlerinin oldukça eski bir olgu olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Bu hareketlilik içerisinde ortaya çıkan karşılaşmalar günümüzde, yüzyıllar boyunca farklı grupların ve kültürlerin etkileşime girmediği toplum sayısının oldukça sınırlı kalmasını beraberinde getirmiştir (Dlbet, 2008). Göç olgusu, farklı yönleri ile insanların, sosyal ekonomik, siyasi veya doğal vb. çok boyutlu nedenlerden ötürü coğrafi olarak yer değiştirmesi biçiminde tanımlanabilir. Söz konusu yer değiştirme ülke sınırları içerisinde olabileceği gibi uluslararası sınırları geçmek biçiminde de olabilir. Gönüllü-zorunlu, geçici-sürekli, iç-dış vb. göçün türü ne şekilde olursa olsun, mültecilerin, sığınmacıların, yerinden edilmişleri vb. dahil olduğu her türlü nüfus hareketleri göç tanımı içerisinde yer bulabilmektedir (Adıgüzel, 2016: 18). Tarihte ve bilhassa günümüzde göçün milyonlarca ailenin yaşamını etkilediğini söyleyebiliriz. Ian Chambers’ın (2005) öne çıkardığı temel yaşam hakkına sahip olabilmek için umudun peşinden giden milyonlarca insanın öyküsü, dünyanın farklı coğrafyalarında insanlık krizlerinin süreğen haline işaret etmektedir:

“Meksika sınırı yakınlarındaki Tijuana civarında geçen Güney Kaliforniya otoyollarındaki yol işaretleri, genellikle doğa ile kültürün karşılaştırmasını çağrıştırır: Zıplayan geyik ya da sinsi sinsi yiyecek arayan ayı resimleri, bu hayvanların her an yolumuza çıkabilecekleri uyarısında bulunurlar. Bu sefer önümüze farklı bir ikon çıkıyor ve kültürlerarası işleyen trafiğe işaret ediyor. Bu görüntüde yaya insanlar var. Yoksulluğun pençesinden kurtulmak için kaçmaya çalışan insanlar var. Yoksulluğun pençesinden kurtulmak için kaçmaya çalışan insanlar sınır tellerini keserek ya da tellerin altından sürünerek geçiyorlar ve son sürat gelen otomobillerden sakınarak, geçmişlerinden kurtulup kuzeyin vaat ettiklerine kanat çırpar gibi seğirterek karşıya atıyorlar kendilerini. Umudun, göçün ve başka yere yerleşme çabasının oluşturduğu bu çaresizlik sahnesi, yazılı basının, haberlerin, televizyon belgesellerin ya da göç istatistiklerinin değişmez malzemelerinden olan ama aynı zamanda da mukimi olduğumuz dünyanın birçok bölgesinde ne olup bittiğini aydınlatan bir fragmandır” (Chambers, 2005: 9-10).

Süreğen hale gelen insanlık krizlerinden etkilenen farklı toplumsal kurumların arasında aile kurumu da bulunmaktadır. Mülteci aileler, ailenin bu süreğen krizinin sonucu olarak farklı sosyo-ekonomik ve hukuksal belirsizliklerin odağında göç etmek zorunda kaldıkları toplumlarda gün geçtikçe daha görünür olan aile formu olarak ortaya çıkmaktadır. Mülteci ailelerin ülkelerini terk ettiği durumlar, ailelerin ayrılmasına/dağılmasına sebep olmakta, böyle bir ayrım ise trajik sonuçlara yol açmaktadır.

Ailenin göç sürecinde deneyimlediği olumsuz anlar, mülteci açısından yeni bir memlekete uyumunda ciddi engellere sebep olabilmektedir. Zorunlu göçün mülteci ve mülteci aileler üzerinde duygusal, sosyal ve psikolojik zorlukların yanı sıra göç sırasında yaşanan bedenen, zihnen ve duygusal açıdan yıpranma, sınırlarda karşılaşılan problemler, illegal örgütler tarafından istismar edilme riski, ailelerin parçalanması, can kayıplarının yaşanması, belirsizliğe gidişin sebep olduğu güvenlik ve gelecek kaygıları gibi nedenler görünür olmaktadır (Güngör, 2015: 291).

Mülteci ailelerin karşı karşıya kaldıkları farklı belirsizlik hallerinin giderilmesinde ise ailenin korunması hakkının uluslararası hukukla birlikte güvence altına alındığı noktaları bilmek gereklidir. Bugün uluslararası hukukta konuyla ilgili olarak çok sayıda normatif düzenleme yapılmış olsa da, bilhassa uygulama alanında ciddi güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bu durumun ortaya çıkışında ise uluslararası hukukun kendi yapısından kaynaklı sorunlar, uluslararası hukukun muhatabı konumundaki devletlerin bu konudaki isteksiz tutumu ve uluslararası sistemde yaptırım gücünü elinde bulundurabilecek yegâne bir aktörün bulunmayışının etkili olduğu ifade edilebilir.

Uluslararası hukukta ailenin korunması hakkı değerlendirildiğinde; öncelikle uluslararası hukukla ne anlaşıldığını açıklamak gerekmektedir. Pazarcı, uluslararası hukuku, “uluslararası toplumun hukuku” olarak tarif etmektedir. Uluslararası toplumun sadece devletlerden müteşekkil bir yapı olduğu varsayıldığında uluslararası hukuk, devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünü olarak ifade edilir. Fakat uluslararası toplum unsurunun yalnızca bireylerden oluştuğu göz önüne alınırsa da uluslararası hukuk, çeşitli siyasal toplumlara bağlı kişilerin tek veya toplu bir vaziyette giriştikleri ilişkilerinin uluslararası düzeyde düzenlenmesidir (Pazarcı, 2001: 1).

Uluslararası hukuk, “uluslararasındaki ilişkileri düzenleyen ve dolayısıyla ulusların tabi olduğu hukuktur. Burada uluslardan kast edilen şey ise, Türkçe karşılığı ‘millet’ olan topluluk değildir; millet denilen ‘halk topluluğu’ ile bir bütünlük arz eden ve ancak onunla var olan ‘ulus-devlet’tir. Yani aslında uluslararası hukuk, en azından klasik anlamıyla kısaca devletler arasındaki ilişkilere uygulanan hukuktur”. Bir başka ifadeyle, “davranışlarında ve diğer devletlerle ilişkilerinde, ulus devletin tabi olduğu hukuka uluslararası hukuk denilir”. Çakmak’a göre bu tanım artık pek fazla bir şey anlatmadığı gibi, sahadaki gerçeğe de çok uygun gözükmemektedir. Zira “uluslararası ilişkileri yöneten ve onları düzenleyen bir çerçeve olarak uluslararası hukuk” günümüzde uluslararası ilişkilerde meydana gelen değişimlere cevap verecek nitelikte değişikliklere uğramıştır. Yani uluslararası ilişkiler olgusu, artık sadece devletler arası ilişkilerden ibaret olmadığı gibi, uluslararası hukuk da yalnızca devletler arasındaki ilişkilere tatbik edilebilir nitelikte olmaktan çıkmıştır (Çakmak, 2014: 7-8).

Gideon Boas’a göre uluslararası hukuk, devletlerarası ilişkilerin anarşik bir sisteminden oluşurken, devletler ve onların temsilcileri bakımından kimi zaman pozitif kimi zaman da yanlış kullanılmaktadır. Uluslararası hukukun gücü genelde daha az güçlü devletler ve insanlar üzerinde etkili olurken, temel ideali olarak barış, adalet ve yeryüzündeki meseleleri iyileştirebilecek küresel bir toplum inşa etme vaadinde bulunmaktadır (Boas, 2012: 2). Uluslararası hukukun siyasi söylemi ve iddiaları, muhatap konumundaki devletlere, ulusüstü örgütlere ve bireylere dair oldukça iyimserken, uygulamada özellikle hukuk düzeninin olmazsa olmaz bir unsuru olarak yaptırım uygulanamaması gibi kimi sorunlardan dolayı ciddi eleştirilerle karşılaşmaktadır.

Bu duruma ilave olarak, uluslararası hukukun hukuksal varlığının sorgulandığı gibi, uluslararasılığı da sorgulanmaya devam etmektedir. Uluslararası hukuk alanında uzman/hukukçuların yeterince yetiştirilememesi, bağlayıcı kurallar geliştirilememesi, vaka analizi ve takibinin sağlanamaması, gerektiğinde politikalara etki etme, değiştirme, işbirliği geliştirme, icra mekanizmaları oluşturma gibi alanlarda yaşanan güçlükler ve bunların sonuçları, uluslararası hukukun uluslararasılığının sorgulanmasına sebep olmaktadır (Savaşan, 2018: 79-80). Uluslararası hukukun yaşadığı bu sorun, çalışmaya konu olan göç ve mültecilik konularında olduğu gibi, çok sayıda yaşanan sorun karşısında uluslararası hukuku işlevsiz kıldığı gibi, meselelere küresel çözümler bulunmasında da karşımıza güçlükler çıkarmaktadır.

Günümüzde bilhassa tüm dünya halklarını ve devletlerini ilgilendiren küresel bir problem haline gelen göç ve mülteciliğe bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar karşısında devletlerin ulusal düzenlemelerinde kısmi de olsa iyileştirmeler görülmektedir. Unutulmaması gereken nokta ise sorunun uluslararası bir hal almasından hareketle uluslararası hukuktan ve mekanizmalardan meseleye dair yeterli çözümlere ulaşılamamıştır. Kısaca göç, göçmenlik ve mültecilik meselelerinden kaynaklı sorunlar karşısında uluslararası hukuk, üzerine düşen vazifeyi yeterince yerine getirememektedir. Bu durum da hem uluslararası hukuka ve onun mekanizmalarına karşı çok yüksek tonda eleştirilerin gelişmesine kapı aralarken, BM başta olmak üzere uluslararası hukukun düzenleyici mekanizmalarının meşruluklarını daha sorgulanabilir kılmaktadır. Zira bugün gelinen noktada göç ve mültecilik meselesi, ne dünya halklarının ne devletlerin ne de uluslararası hukukun görmezden geleceği bir konudur.

  1. Uluslararası Hukukta Aile’nin Korunması

Uluslararası hukukun ülkelerin ulusal hukuklarındaki yeri, gerek devletin uluslararası sorumluluğu gerekse de ulusüstü örgütlere üye oluşları bakımından giderek önem kazanmaktadır. Türkiye’nin özel hukuk alanında katıldığı çok taraflı sözleşmelerin sayısı artarken, diğer taraftan da Avrupa Birliği’yle müzakereler tam üyelik amacıyla devam etmektedir (Özkan, 2013: 2127). Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti, gerek taraf olduğu uluslararası sözleşmelere karşı yükümlülüğü gerekse de AB katılım müzakereleri çerçevesinde çıkardığı uyum yasalarıyla uluslararası hukukla normatif ve kurumsal düzeyde daha yakın ilişkiler kurmaktadır. Türkiye’yi uluslararası hukuk açısından bağlayıcı kılan konulardan birisi de ailenin korunması hakkı meselesidir.

Uluslararası hukukta ailenin korunması hakkı, yeterli yaşam standartlarına ailenin ulaşmasının, yoksulluğun azaltılmasının ve sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesinin sağlanması çerçevesinde değerlendirilmiştir. Uluslararası hukukta ailenin sahip olduğu konum, ailenin tanımı, evlilik ve aile kurma hakkı, özel ve aile yaşamının gizliliği/mahremiyeti, aile içinde eşitlik hakkı, şiddet ve kötüye kullanmama hakkı ve ailenin korunması açısından devletin yükümlülükleri gibi konular, ailenin uluslararası korunması çerçevesinde ele alınmıştır. Devletin aileyi korumak noktasında sahip olduğu yükümlülükler bağlamında ise bu konudaki yasal düzenlemeler, özel ajanslar ve devlet kurumları, siyasa yapımında aile temelli yaklaşımlar ve sosyal güvenlik gibi konular, uluslararası hukukta ailenin korunması hakkı kapsamında ele alınan başlıklar olmuştur.

Uluslararası insan hakları hukuku çerçevesinde net bir aile tanımı bulunmamaktadır. BM İnsan Hakları Komitesi’ne göre aile kavramı, devletten devlete veya bir devlet içinde yer alan bölgeden bölgeye farklı açılarda değişiklik arz eder ve bu nedenle kavrama standart bir tanım yapmak çok mümkün değildir. Aynı şekilde Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi de Aile kavramının geniş manada ve yerel kullanımıyla uyumlu bir şekilde anlaşılması gerektiğini ifade etmektedir. Diğer uluslararası insan hakları mekanizmaları da benzer görüşleri ifade etmektedir. Bununla birlikte Komite, aile kavramının özel haklara göre farklılaşabildiğini belirtmektedir. Örneğin, çocuk haklarıyla ilişkili olarak çok farklı konularda aileye dair çeşitli düzenlemeler yapılmıştır (Human Rights Council, 2016: 7).

Uluslararası hukukta ailenin korunması hakkı çerçevesinde ifade edilebilecek, BM nezdinde çok sayıda uluslararası sözleşme imzalanmıştır. Bu kapsamda aile fertlerinin haklarını düzenleyen sözleşmelerden bazıları olarak, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” (1948), “Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi” (1966), “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” (1966), “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (1979), “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” (1989), “Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme” (1990), “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol” (1999), “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol” (2000), “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol” (2000) ve “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Başvuru Usulüne İlişkin İhtiyari Protokol” (2014) ifade edilebilir (Birleşmiş Milletler Türkiye, 2019). BM çatısı altında gerçekleşen bu hukuki düzenlemeler arasında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nden kısaca bahsedilebilir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A (III) sayılı Kararıyla ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (Universal Declaration of Human Rights-UDHR/İHEB) dibacesinde, insanlığın bir “aile” olarak görüldüğü vurgulanırken, hiç kimsenin özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz bırakılamayacağı (12. madde); evlilik çağına varan her erkek ve kadının, ırk, vatandaşlık veya din bakımından hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkına haiz olduğu, her erkek ve kadının evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hakları haiz olduğu (16. madde) ifade edilmiştir. Yine aynı maddede evlenme akdinin ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılacağı belirtilirken, ailenin, toplumun doğal ve temel unsuru olduğu, cemiyet ve devlet tarafından korunmak hakkını haiz bulunduğu zikredilmiştir. 23. Maddede çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkını haiz olduğuna yer verilirken, 25. Maddede her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dâhil olmak üzere, sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı olduğu hususu belirtilmiştir (Universal Declaration of Human Rights, Articles, 12, 16, 23, 25).

Ailenin korunması hakkına dair uluslararası hukukta yapılan sözleşmelerden en önemlisi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli 2200 A (XXI) sayılı Kararıyla kabul edilmiş ve imzaya, onaya ve katılmaya açılan ve daha sonra 23 Mart 1976’da yürürlüğe giren Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’dir (International Covenant on Civil and Political Rights). Ailenin korunması hakkını içeren Sözleşmenin 23. Maddesinde, ailenin toplumun doğal ve esaslı bir birimi olduğu ve ailenin toplum ve devlet tarafından korunma hakkına sahip olduğu belirtilirken, evlilik çağındaki her erkeğin ve kadının evlenme ve aile kurma hakkının hukuk tarafından tanınacağı ifade edilmiştir. Evlenecek eşlerin tam ve serbest iradeleriyle kurulmayan bir evliliğin geçerli sayılamayacağına yer veren sözleşmede, taraf Devletlerin, eşlerin evlilik konusunda, evliliğin devam ettiği sürece ve boşanmada eşit hak ve yükümlülüklere sahip olmaları için gerekli önlemleri alacağı ve boşanma halinde çocukların korunması için gerekli hükümleri getireceği zikredilmiştir. Ailenin korunması hakkı çerçevesinde çocukların haklarını düzenleyen 24. Maddesinde ise, her çocuğun ırk, renk, cinsiyet, dil, din, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum gibi bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın ailesi, içinde yasadışı toplum ve devlet tarafından, bir küçük olarak statüsünün gerektirdiği koruma tedbirlerine hakkının olduğu vurgulanmıştır. Buna ilave olarak, her çocuğun doğumundan hemen sonra nüfusa kaydedileceğini ve kendisine bir isim verileceğini belirten sözleşme, çocukların bir vatandaşlık kazanma hakkına sahip olduğunu ifade etmiştir. Sözleşmenin adil yargılanma hakkını düzenleyen 14. Maddesinde, bir ceza davasında veya hukuk davasında verilen hükmün, gençlerin menfaati veya aile uyuşmazlıkları ya da çocuğun velayeti ile ilgili davalar aksini gerektirmedikçe aleni olarak tefhim edileceğine yer verilmiştir. Yine Sözleşmenin mahremiyet hakkını düzenleyen 17. Maddesinde hiç kimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine, keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemeyeceği ve onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamayacağı dile getirilirken, herkesin bu tür saldırılara veya müdahalelere karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir (International Covenant on Civil and Political Rights, 1966: Articles 14, 17, 23, 24).

Yine bu çerçevede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olarak bilinen, 4 Kasım 1950’de Roma’da Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından kabul edilen İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (European Convention on Human Rights-ECHR) özel ve aile hayatına saygı hakkını düzenleyen 8. Maddesinde, herkesin özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu vurgulanırken, bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesinin ancak, müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabileceği belirtilmiştir. Evlenme hakkını düzenleyen 12. Maddede ise evlenme çağına gelen her erkek ve kadının, bu hakkın kullanımını düzenleyen ulusal yasalara uygun olarak evlenme ve aile kurma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir. 5. Madde ise eşlerin evlilikte, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesi durumunda, kendi aralarında ve çocukları ile ilişkilerinde medeni haklar ve sorumluluklardan eşit şekilde yararlanacaklarını ve devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri alacağını beyan etmiştir (European Convention on Human Rights, 1950).

Uluslararası hukukta, göçmen, sığınmacı veya mülteci ailelerin korunması hakkını düzenleyen çeşitli hukuki kaynaklar[3] olmakla birlikte, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin faaliyet alanını belirleyen ilgili mevzuat ve Komiserliğin faaliyetleri ve 1951 Mültecilerin Statüsüyle ilgili 1951 Sözleşmesi ve ilgili mevzuat, bunlar arasında en temel olanlarıdır. Bu çerçevede getirilen çeşitli uluslararası ve bölgesel standartlar ve küresel normlar, mültecilerin, sığınmacıların veya uluslararası korumaya muhtaç kişi yahut ailelerin ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmaktadır. Örnek olarak, 1951 Konvansiyonu uluslararası mülteci hukuku açısından Mültecilerin Statüsünü düzenlemekle birlikte aileye özel olarak referansta bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Sözleşmenin kabul edildiği Katılımcılar Konferansının Nihai Senedi ise (The Final Act of the Conference of Plenipotentiaries) kesin ve güçlü ifadelerle yapılan şu öneriyi kabul etmiştir: “Aile birliğinin... mültecinin vazgeçilmez bir hakkı olduğunu ve böyle bir birliğin sürekli tehdit altında olduğunu göz önünde bulundurarak, Hükümetlerin, özellikle mülteci ailesinin korunması için gerekli tedbirleri almasını tavsiye eder. Ailenin birliğinin korunmasını sağlamak için… ve özellikle refakatçi ve özellikle refakatsiz çocuk ve kız çocukları olan mültecilerin, vesayet ve evlat edinmeye özel referansta bulunur…” (Nicholson, 2018: 2, 9).

Özetle; uluslararası hukukta yukarıda belirli örnekleri verildiği şekilde pek çok hukuki düzenleme yapılmış olmasına rağmen, ailenin korunması hakkının uluslararası hukuk çerçevesinde yeteri kadar işlenmediği görülmüştür. Zulüm ve çatışmadan kaçtıklarında veya zorla göçe maruz bırakıldıklarında aile fertleri, refahı ve yaşamlarını yeniden inşa edebilmeleri üzerinde yıkıcı sonuçlara muhatap kalabilmektedir. Göç veya mültecilik durumunda veya iltica esnasında ailelerinin güvende olup olmadığından emin olunamamaktadır. Kısmi de olsa güven tesis edildiğinde, mülteciler ve diğer uluslararası koruma altındaki fertler, ailelerinin nerede olduğundan habersizdirler (UN High Commissioner for Refugees, 2012: 3). Bu çerçevede uluslararası veya ulusal hukukta aile yaşamı, aile birlikteliği veya ailenin korunması hakkı mültecileri de kapsayacak şekilde yasal güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Ama çeşitli sebeplerden ötürü, pratikte sorunlar da ortaya çıkmıştır.

  1. Türkiye’de Yaşayan Suriyeli Mülteci/Ailelerin Karşılaştıkları Zorluklar

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Müdürlüğü’nün 7 Mart 2019 tarihi itibariyle geçici korunma statüsündeki Suriyelilerin sayısını 3 milyon 642 bin 738 olarak açıklamıştır. Yaş aralığına bakıldığında ise 0-18 yaş aralığında 1 milyon 658 bin 482 Suriyeli bulunmakla birlikte Kasım 2018 itibarıyla son 8 yılda Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısı 405 bin 521 olarak kayıtlara geçmiştir (Göç İdaresi, 2019). Bu veriler dünyada en fazla Suriyeli mülteciye kapılarını açan ülke olan Türkiye’nin, kısa ve orta vadede topraklarında farklı kuşaklara ev sahipliği yapacağının da göstergesi olarak okunabilir. Suriyeli mülteci ailelerinin yerleşik kültürle ilişkilerinin güçlendirilebilmesi ve entegrasyonlarının sağlanabilmesi için barınma, istihdam ve eğitim alanında karşılaştıkları sorunların giderilmesi gerekmektedir.

Suriyeli mülteciler ve toplumun mültecileri kabulü, göçe ilişkin uyum tartışmalarında sıklıkla öne çıkmaktadır. Kaya’nın (2017) Suriyeli mültecilerin İstanbul kentsel alanındaki hallerini ele alan çalışmasında ortaya koyduğu veriler, Suriyelilerin gündelik yaşamda farklı sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını göstermektedir. Suriyeli mültecilerin %30’unun işsizlikten şikâyet ettikleri görülürken, Türkçeyi konuşamamaktan şikâyet edenlerin oranı %17 olurken, yoksulluk %13 olmakta ve iş piyasalarında eşitsizlik ise %12, ayrımcılık %11 ve sosyal hizmetlere erişimde yaşanan sorunsa %8 olarak tespit edilmiştir. Gündelik yaşamda karşı karşıya kaldıkları sorunlar mültecilerin yaşadıkları topluma entegrasyonları önünde ciddi riskleri temsil etmektedir.

Erdoğan’ın (2017: 118), yerel yönetimlerin mültecilere ilişkin uygulamasını ele aldığı çalışmasında Türkiye kentlerinin karşılaştığı yeni durumlara ilişkin önemli veriler içermektedir. 100 Bin Suriyelinin İstanbul’da kayıt dışı ve ucuz işgücü olarak çalıştığını göstermektedir. Sadece İstanbul’da 100 bin Suriyelinin kayıt dışı ve ucuz işgücü olarak çalışması Türkiye’de kayıt dışı ve ucuz işgücü olarak çalışan Suriyelilerin boyutu ve karşı karşıya kaldıkları riskler hakkında da fikir vermektedir. Dünyanın her yerinde kitlesel göç/mülteci akınları yerel halkı, özellikle de kamu hizmetlerinde aksama endişesiyle tedirgin etmektedir. Benzer bir durum Türkiye kentlerinde de yaşanmaktadır. Mültecilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yerel halk kamu hizmetlerinden yararlanmada mültecilerden kaynaklı aksamalar olduğuna dair şikayetleri sıklıkla iletmektedir. Bu şikâyetlerinse şehir efsanesi olarak yayılması ve gelen grupların günah keçisi olarak görülmesi tehlikesi mültecilerin toplumsal uyum sürecinde özen gösterilmesi gereken noktalardandır.

3.1. İstihdam Alanına İlişkin Riskler

Türkiye’de bulunan Suriyelilerin istihdam piyasasında daha görünür olması yerel işgücüyle rekabet başta olmak üzere farklı tartışma alanlarına da kapı aralamaktadır. İşsizliğin ülke içerisinde yüksek olduğu yerlerde ikamet eden Suriyeli sığınmacılar ise ucuz emek piyasasında yerel işçilerle ve iş arayan bireylerle rekabet etmektedir. Türkiye’deki işsiz sayısının 3 milyonun üzerinde olduğu düşünüldüğünde istihdam piyasalarında yerel işgücüne ikame olarak Suriyeli işçilerin çalıştırılabilecek olması işsizlik oranlarını yukarıya çekebilme ihtimalini barındırmaktadır (TEPAV, 2016; Kaya, 2017). Erdoğan’ın (2015) yaptığı çalışmada Suriyelilerin yerel halkın işlerini ellerinden aldığına ilişkin önermeyi %56,1 ile desteklemeleri düşündürücüdür. Suriyeli nüfusunun toplumsal ve ekonomik olarak daha görünür Adana, Gaziantep, Hatay, Mardin, Urfa gibi illerinde ise bu önermeye destek verenlerin oranı %68,9 olmuştur (TEPAV, 2016; Erdoğan, 2015).

Dünya Bankası’nın “Suriyeli Mültecilerin Türk İşgücü Piyasasına Etkileri Araştırması”nda ortaya konulan veriler bu anlamda dikkat çekicidir. Suriyeli mültecilerin kayıt dışı işlerde çalışan Türk işçilerin yerini almaya başladıkları görülmektedir. 2014 yılı itibariyle, kadınların ve kayıt dışı çalışan işçilerin ücretleri göreli olarak düşüş göstermektedir. Suriyeli göçmenlerden istihdama katılanların oranlarındaki her bir puanlık artışın, Türkiye genelindeki istihdamda ise 1.1-1.4 puanlık azalış yaratabildiğine yönelik tahminler gerçekleştirilmiştir. Kayıt dışı çalışma ve ücretlerin eksik ödenmesi veya hiç ödenmemesi gibi etkiler dikkate alınırsa, bu etkinin mültecilerin yoğun olduğu yerlerde 2.4’e kadar yükselebileceği de tahmin edilmiştir. Bir diğer nokta ise Suriyelilerin enformel işgücü olarak daha fazla görünür olması, kayıt dışı çalışan Türk işçilerin yerine de tercih edilme sebebi olduğunu göstermektedir (Del Carpio ve Wagner, 2015: 38-40). Suriyeli göçmen işçilerin yerine tercih edilme sebebinin arkasında çok daha ciddi bir şekilde karşılaşılan ucuz işgücü olmalarının önemli etkisi olduğu farklı çalışmalarda ortaya çıkmaktadır. Suriyeli mültecilerin uzun süreli yerinden edilmeleri sonucu birikimlerinin tükenmesi, hayat pahalılığı, düşük ücrete çalışma, iş bulamama, istihdam fırsatlarına erişimdeki zorluklar, geçim sıkıntısı, yoksullukla birlikte kümülatif etkileri kötüleştirmiştir. Suriyeli mülteciler vasıfsız işlerde düşük ücretle kayıtsız olarak çalışmak zorunda kalmaları aynı zamanda sığındıkları ülkelerdeki işsizlik oranını arttırmıştır. Özellikle gençlerin işsizlik oranında %20-30 değerinde bir artış meydana getirmiştir (Harunoğulları, 2016: 41).

3.2. Barınma Alanına İlişkin Riskler

Suriyeli mültecilerin sorun yaşadığı bir diğer alan ise barınmadır. Özellikle kamp dışında yaşayan kent mültecilerinin sınır kentlerinin yoksul mahallelerinde tutunmaya çalışmaları bölgede yaşayan yoksullarında kira ücretlerinin artması ve devamında ev bulamamaları gibi sorunları beraberinde getirmektedir. AFAD’ın (2014) raporunda görüldüğü gibi erkek misafirlerin yüzde 75’i ve kadın misafirlerin yüzde 73’ü bir ev veya apartman dairesinde yaşamaktadır; fakat erkek misafirlerin yüzde 13’ü ve kadın misafirlerin yüzde 16’sı harabelerde yaşamakta, erkek ve kadın misafirlerin her birinin yüzde 10’u derme-çatma geçici düzen veya plastik korumalar altında barınmaktadır. Böylece, bu yüzdeler göstermektedir ki erkek misafirlerin 4’te 1’e yakını ve kadın misafirlerin dörtte birden fazlası harabelerde, derme-çatma geçici düzenlemelerde, plastik korumalar altında veya açık alanda yaşamak zorunda kalmaktadır (Tablo 1).

Tablo 1: Türkiye’de Yaşadığı Mesken Tipi

Kaynak: AFAD, Suriye’den Türkiye’ye Nüfus Hareketleri Kardeş Topraklarındaki Misafirlik, 2014, s.82.

Kent içerisinde bir konutta birden fazla Suriyeli ailenin beraber barınmasına dair görünümler yoğunlaşmaya başlamıştır. AFAD’ın (2014) çalışma bulgularından devam edildiğinde % 93’ü ve kamp dışında yaşayan misafirlerin % 68’i içinde tek ailenin bulunduğu konut biriminde yaşamaktadır. Kentlerde yaşayan misafirlerin % 32 gibi önemli bir bölümü 2 veya daha fazla ailenin bulunduğu konut birimlerinde yaşamaktadır. Kamp dışında yaşayanlar arasındaysa konut birimi başına ortalama kişi sayısı 8,6’dır. Bu nedenle, kamp dışında yaşayan misafirlerin daha kalabalık koşullar altında yaşadıkları sonucuna varabiliriz. Konutunu aynı aileden üyelerle paylaşanların oranı %68 iken, konutu başka Suriyeli göçmenlerle paylaştıklarını söyleyenlerin oranının %31 olması, üçte birlik bir kesimin konutunu başka misafirlerle paylaştığını göstermektedir. Konut koşullarının ve barınma şartlarının zorluğu dışında Suriyeli göçmenlerin karşı karşıya kaldığı sorunlardan bir diğeri ise hane içi temel ihtiyaç malzemelerinin eksikliğinde görülmektedir. Özellikle kentlerde yaşayan göçmenlerin %75’inin konutlarındaki temel gıda maddelerinin yeterli olmadığı, %77’sinin ise giyim malzemelerinin yeterli olmadığını düşünmektedir (AFAD, 2014: 83-84).

Mersin’de Suriyeli göçmenlerin sorunlarına yönelik yapılan bir diğer çalışmada ise Suriyelilerin barınma ihtiyaçlarına ilişkin önemli ve benzer bulgulara ulaşılmıştır. Suriyeli göçmenleri karşılama konusunda danışmanlık hizmeti verecek kurumların veya oluşumların bulunmamasının yüksek talep kira fiyatlarını kısa bir süre içinde ciddi biçimde (muhitine göre yüzde 20-30 oranında) arttırdığı ifade edilmektedir. Bu durumun ise farklı gruplar açısından dezavantajlı bir hal ortaya koyduğu görülmektedir. Suriyeli göçmenlerle birlikte yerellikte yaşayan ve barınma ihtiyacını konut kiralayarak karşılayabilen, büyük bölümü dar gelirli ülke vatandaşları (özellikle de üniversite öğrencileri için) açısından hayat pahalılığına neden olmaktadır. Bu durumun her iki kesimin giderleri arasında barınma kaleminin payının artmasına devamında görece yoksullaştırıcı etkisi olmasının ötesinde, birden fazla ailenin bir arada kalması, sırf yüksek talebi karşılamak için viranelerden, kömürlüklerden, boş duran metruk yerlerden, otopark yerlerinden bozma fiziki, sosyal ve psikolojik açıdan olumsuz barınma koşullarında kalmaya neden olduğu görülmektedir (Karaca ve Doğan, 2014: 63).

Tablo 2: Kira Artış Oranı

Kaynak: GTO, İçimizdeki Suriye-Gaziantep Ortak Akıl Raporu, 2015, http://gto.org.tr/upload/serbest/Icimizdeki-Suriye-Ortak-Akil-Raporu--2-113627.pdf

Suriyelilerin gelişi ile özellikle barınma alanında karşılaşılan benzer sorunların yaşandığı kentlerden biri Gaziantep’tir. Gaziantep Ticaret Odası’nın (2015) raporunda da önemli tespitler dikkat çekmektedir. Gaziantep ve bölge illerinde enflasyon Türkiye ortalamasının üzerinde seyretmektedir. 2011 yılında Türkiye’de enflasyon %10,45 iken Gaziantep, Adıyaman ve Kilis illerinin yer aldığı TRC1 Bölgesinde enflasyon %11,68 olarak gerçekleşmiştir. Suriyelilerin Gaziantep başta olmak üzere bulundukları illerde ev kiraları Türkiye ortalamasının oldukça üstünde seyrettiği ifade edilmektedir (Tablo 2).

3.3. Eğitim Alanına İlişkin Riskler

Türkiye’ye gelen Suriyeli göçmenler içerisinde çocuklar oldukça önemli bir paya sahiptir. Türkiye’de misafir edilen 1,28 milyon çocuğun 870 bini okul çağındayken, okula kayıtlı Suriyeli çocukların sayısı 490 bin olurken, tahmini okul dışı Suriyeli çocuk sayısı 380 bindir. Kamplarda yaşayan çocukların %90’ının eğitime devam ettiği görülürken bu sayı ise Suriyeli çocukların %13’ü gibi düşük bir orana karşılık gelmektedir. Kamp dışında yaşayan çocukların ise ancak %26’lık bir kısmı okula kayıt olabilmektedir (Grafik 1). Eğitime dahil olan çocukların sayısında yıllar içerisinde düzenli bir artış olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Suriyelilerin ilk göç ettikleri 2011 yılında kamp içi ve dışında 34 bin Suriyeli çocuk eğitim hizmetlerinden yararlanabiliyorken, 2016 yılında bu sayı 290 bine çıkmış, Ocak 2019 itibariyle bu sayı önemli bir artış göstererek 645 bine ulaşmıştır. Suriyeli çocukların eğitimine katılımının artırılmasına yönelik Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte uluslararası kurum ve kuruluşların da yoğun çaba sarf ettiğini söylemek mümkündür. Bu çabalar önemli olsa da yeterli olmadığı eğitim sürecine dahil olamayan 450 bin çocuğun varlığında görülmektedir (SETAV, 2016; UNICEF, 2017; UNICEF, 2019).

Grafik 1: Kamp İçinde ve Kamp Dışında Okula Kayıtlı ve Kayıtsız Çocukların Sayısı

Kaynak: SETAV 2016,UNICEF 2017-2019 verilerinden derlenmiştir (y.n.).

 

Kamp dışı alanlarda yaşayan Suriyeli mülteci aileler için yoksullukla baş etme stratejisi çerçevesinde başvurulan stratejilerden biri çocuk emeğinin kullanılmasıdır. Dedeoğlu’nun (2016) çalışmasında da çocuk emeğine mevsimlik tarım işçiliğinde Suriyeli mülteci aileler tarafından başvurulduğu görülmektedir. Farklı ürünlerde kayısı, narenciye, sebze, Antep fıstığı, pamuk toplama gibi işlerde çocuk işgücünün yaygın olduğu ve 10 yaşın üzerinde çocukları tarlalarda ve bahçelerde karşılaşılmıştır. Pamuk toplama makinelerinin hasat ettiği pamuk tarlalarında makinelerin toplayamadığı pamuklar başta Suriyeli ailelerin çocukları olmak üzere yörenin en yoksul ailelerinin çocuklarıyla birlikte kendi hesaplarına toplanmaktadır. Bir diğer önemli bulguysa özellikle kamp dışı alanlarda yaşayan aileler için çocukların okullaşma oranının çok düşük olmasının çocuklar arasında çalışma oranını yükseltirken, okula gitme imkânı olsa bile çocukların muhtemelen okula değil tarlaya giderek ailelerinin yaşam mücadelesine destek verecekleri tespit edilmesidir (Dedeoğlu, 2016: 22).

Suriyeli mültecilerin yoğun olarak yaşadığı Kilis ilinde yapılan bir başka çalışmada Suriyeli çocukların istihdama katılımları ve arkasında yatan nedenler çok boyutlu olarak ele alınmaktadır. Çocuk işçiler ailelerinin yaşadığı maddi olanaksızlık nedeniyle aileye destek olmak için kendilerini çalışmak zorunda hissetmekte ve bu durumla birlikte ailedeki kardeş sayısının fazla olması, ev kiralarını karşılamadaki zorluklar, temel gıda ihtiyaçlarının karşılanmasında meydana gelen sorunlar, çocuk işçilerde psikolojik bir baskı oluşturmaktadır. Günde 8-9 saat çalışmaları, eğitim sürecinden uzak kalmaları yetişkinliklerinde de formel istihdam alanının dışında kalmalarına ve yoksulluktan kurtulmalarının önünde ciddi engeli oluşturacak önemli riskler arasında yer almaktadır. Çocuğun sağlıklı bir birey olarak yetişmesinde ve düzenli eğitim görmesinde ekonomik etkenler oldukça etkilidir. Çocuk işçiler için eğitim önemli bir sorundur. Yoksulluk sebebiyle ailelerin çocuklarını eğitim sürecine dahil edememeleri, çocukların farklı iş alanlarında çalışmak zorunda bırakılması, eğitim alamayan çocukları gelecekte düşük vasıflı istihdam alanlarının adayları olmaktadır. Görüşme yapılan örneklem grubundaki bireylerden 27’sinin okuryazar olmaması, 18’inin ilkokul, 14’ünün ortaokul, 3’ünün lise mezunu olması; ayrıca çocuk işçilerin % 57’si Suriye’de okullarda eğitim almış iken % 43’ünün okuryazar olmaması dikkat çekicidir (Harunoğulları, 2016: 45-53). Suriyeli mülteci çocukların eğitim sürecine dâhil edilmemelerinin yol açacağı önemli sorunlardan biri mülteci çocukların kayıp kuşak olma riskini artırması ve yaşadıkları toplumla entegrasyonlarının sağlanamamasıdır. Enformel ve ucuz işgücü olarak istihdam süreci içerisinde yer almak zorunda kalmaları, ekonomik ve toplumsal alanda farklı sorunları yaşamalarına sebep olmaktadır.

Sonuç

Göç olgusunun uluslararası hukukta ailenin korunması hakkı çerçevesinde ve Suriye göçü özelinde ele alındığı bu çalışmada; bugün süreğen hale gelen insanlık krizlerinden etkilenen farklı toplumsal kurumların arasında aile kurumun da bulunduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda, mülteci aileler, ailenin bu süreğen krizinin sonucu olarak farklı sosyo-ekonomik ve hukuksal belirsizliklerin odağında göç etmek zorunda kaldıkları toplumlarda gün geçtikçe daha görünür olan aile tipi olarak ortaya çıkmaktadır. Mülteci ailelerin ülkelerini terk ettiği durumlar, ailelerin ayrılmasına/dağılmasına sebep olmaktadır. Bu tür bir ayrım ise trajik sonuçlara yol açmaktadır.

Tüm dünya halklarını ve devletlerini ilgilendiren küresel bir problem haline gelen göç ve mülteciliğe bağlı olarak meydana gelen sorunlar karşısında kısmi de olsa devletlerin ulusal hukuklarında düzenlemeler gerçekleştirilmişse de sorunun uluslararası bir hal almasından hareketle uluslararası hukuktan ve mekanizmalarından meseleye dair yeterli çözümlere ulaşılamadığı sonucuna varılmıştır. Küresel insanlık krizine eklenenlerin sayısında her geçen gün meydana gelen artış, başta çocuklar, kadınlar, yaşlılar vb. dezavantajlı gruplar olmak üzere farklı toplumsal grupların temel haklarına erişim imkânını azaltmaktadır. Ailenin korunması hakkının uluslararası hukuk çerçevesinde yeteri kadar işlenmediği görülmüştür. Zulüm ve çatışmadan kaçtıklarında veya zorla göçe maruz bırakıldıklarında aile fertleri, refahı ve yaşamlarını yeniden inşa edebilmeleri üzerinde yıkıcı sonuçlara muhatap kalabilmektedir. Göç veya mültecilik durumunda veya iltica esnasında ailelerinin güvende olup olmadığından emin olunamamaktadır.

Kaynakça

Adıgüzel, Y. (2016). Göç Sosyolojisi, Ankara: Nobel Yayınları.

AFAD, (2014). Suriye’den Türkiye’ye Nüfus Hareketleri Kardeş Topraklarındaki Misafirlik, 13 Mart 2019, https://www.afad.gov.tr/upload/Node/3932/xfiles/turkiye_deki-suriyeli-kadinlar_-2014.pdf.

Birleşmiş Milletler Türkiye Ofisi (2019). “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmeleri”, http://www.un.org.tr/humanrights/tr/birlesmis-milletler-insan-haklari-belgeleri; http://www.un.org/en.

Boas, G. (2012). Public International Law, USA: Edward Elgar Publishing, Inc.

Chambers, I. (2005). Göç, Kültür, Kimlik, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Dedeoğlu, S. (2016). Türkiye’de Mevsimlik Tarım Üretimde Yabancı Göçmen İşçiler Mevcut Durum Raporu: Yoksulluk Nöbetinden Yoksulların Rekabetine. Ankara: Kalkınma Atölyesi.

Delcarpio, X., & Wagner, M. (2015). The Impact of Syrian Refugees on the Turkish Labour Market, World Bank. 13 Mart 2019, http://documents.worldbank.org/curated/en/505471468194980180/pdf/WPS7402.pdf.

Dlbet, F. (2008). Göç Maddesi, (iç.) Modern Toplumsal Düşünce Sözlüğü, Ed. William Outwitte, İstanbul: İletişim Yayınları.

Çakmak, C. (2014). Uluslararası Hukuk: Giriş, Teori ve Uygulama (Bir Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı), Bursa: Ekin Basın Yayın Dağıtım.

Erdoğan, M. (2015). Türkiye’deki Suriyeliler Toplumsal Kabul ve Uyum, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Erdoğan, M. (2017). Kopuştan Uyuma Kent Mültecileri Suriyeli Mülteciler ve Belediyelerin Süreç Yönetimi: İstanbul Örneği, İstanbul: Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları.

European Convention on Human Rights (1950). Council of Europe, https://www.echr.coe.int/Documents/Convention_ENG.pdf.

Human Rights Council (2016). “Annual Report of the United Nations High Commissioner for Human Rights and Reports of the Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights and the Secretary-General”, 15 January 2016 (A/HRC/31/37).

International Covenant on Civil and Political Rights (1966). Office of the United Nations High Commissioner of Human Rights, http://www.un.org/en.

Göç İdaresi, 2019, Yıllara Göre Geçici Korunma Kapsamındaki Suriyeliler, 10 Mart 2019, http://www.goc.gov.tr/icerik3/gecici-koruma_363_378_4713

Güngör, F. (2015). “Mülteci Ailelerin Sorunları ve Çözüm Önerileri-Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler Örneği-”, 2. Uluslararası Aile Konferansı Tebliğler Kitabı, İDSB, 24-25 Ocak 2015, İstanbul.

GTO (2015). İçimizdeki Suriye-Gaziantep Ortak Akıl Raporu. 15 Haziran 2017 tarihinde http://gto.org.tr/upload/serbest/Icimizdeki-Suriye-Ortak-Akil-Raporu--2-113627.pdf.

Harunoğulları, M. (2016). Suriyeli Sığınmacılar ve Çocuk İşçi Sorunları: Kilis Örneği. Göç Dergisi. Cilt.3 (1), s.29-64.

Karaca, S., & Doğan, U. (2014). Suriyeli Göçmenlerin Sorunları Çalıştayı Sonuç Raporu, Mersin Üniversitesi Bölgesel İzleme ve Uygulama Araştırma Merkezi, Mersin.

Kaya, A. (2014). Uluslararası Göç Teorileri Bağlamında Yeni Göç Türlerini Anlamaya Çalışmak: Türkiye’de “Yabancı” ve “Öteki” Olmak. Muammer Tuna (Ed.), Türkiye ve Yeni Uluslararası Göçler içinde, Bursa: Sentez Yayınları, s.13-37.

Kaya, A. (2017). Suriyeli Mültecilerin Kentsel Alandaki Halleri. Toplum ve Bilim Dergisi, (140), s.42-68.

Nicholson, F. (2018). “The Right to Family Life and Family Unity of Refugees and Others in Need of International Protection and the Family Definition Applied”, Division of International Protection United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR), Switzerland, http://www.unhcr.org/protection-policy-and-legal-advice.

Özkan, I. (2013). “Uluslararası Hukuk-Ulusal Hukuk İlişkileri”, Journal of Yaşar University, Cilt.8, Özel Sayı, http://dergipark.gov.tr/jyasar/issue/19146/203212 (13.03.2019).

Pazarcı, H. (2001). Uluslararası Hukuk Dersleri, Ankara: Turhan Kitabevi.

Savaşan, Z. (2018). Uluslararası Hukuk Nereye Gidiyor? Dünden Bugüne ve Geleceğe Temel Tartışmalar, Konya: Çizgi Kitabevi.

SETAV (2016). Türkiye’deki Suriyeli Çocukların Durumu Temel Eğitim Politikaları, İstanbul: Turkuvaz Matba Yayıncılık.

TEPAV (2016). Türkiye’deki Suriyeliler: İşsizlik ve Sosyal Uyum. 15 Mart 2019, http://www.tepav.org.tr/upload/files/14617463167.Turkiye___deki_Suriyeliler___Issizlik_ve_Sosyal_Uyum.pdf.

Universal Declaration of Human Rights (1948). http://www.un.org/en.

UN High Commissioner for Refugees (2012). Refugee Family Reunification. UNHCR’s Response to the European Commission Green Paper on the Right to Family Reunification of Third Country Nationals Living in the European Union (Directive 2003/86/EC), February 2012, http://www.refworld.org/docid/4f55e1cf2.html.

UNICEF (2017). Syrian Crirsis Humanitarian Results, 11 Temmuz 2017 tarihinde https://www.unicef.org/appeals/files/UNICEF_Syria_Crisis_Situation_Report_July_2017.pdf adresinden erişildi.

UNICEF (2019). Türkiye’de Suriyeli Çocuklar, 7 Mart 2019, https://www.unicefturk.org/yazi/acil-durum-turkiyedeki-suriyeli-cocuklar.

 

 

 

[1] Necmettin Erbakan Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

[2] İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

[3] Bkz. UNHCR, Note on Family Reunification, 18 July 1983, http://www.refworld.org/docid/3bd3f0fa4.html; UN General Assembly (UNGA), Convention relating to the Status of Refugees, 28 July 1951, UN Treaty Series (UNTS), vol. 189, p. 137, http://www.refworld.org/docid/3be01b964.html; UNHCR, “Summary Conclusions: Family Unity, Expert roundtable organized by UNHCR and the Graduate Institute of International Studies, Geneva, Switzerland, 8–9 November 2001”, in Refugee Protection in International Law: UNHCR’s Global Consultations on International Protection, (Feller et al. eds), CUP, 2003, pp. 604-608, http://www.unhcr.org/419dbfaf4.pdf (UNHCR, Summary Conclusions, Family Unity); UN General Assembly (UNGA), Universal Declaration of Human Rights, 10 December 1948, 217 A (III), http://www.refworld.org/docid/3ae6b3712c.html. See also UNHCR Executive Committee (ExCom), Protection of the Refugee’s Family, 8 October 1999, Conclusion No. 88 (L) - 1999, http://www.refworld.org/docid/3ae68c4340.html, vs.

Konuyla ilgili geniş bir literatür taraması için bkz. Nicholson, F. (2018). “The Right to Family Life and Family Unity of Refugees and Others in Need of International Protection and the Family Definition Applied”, Division of International Protection United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR), Switzerland, http://www.unhcr.org/protection-policy-and-legal-advice.


Paylaş
İşlem Sonucu