TİHEK Başkanı Süleyman Arslan’ın Açılış Konuşması

TİHEK Başkanı Süleyman ARSLAN’ın Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu İstanbul Açılış Konuşmasının Videosunu Buradan İzleyebilirsiniz.


Sayın Bakanım,
Sayın Valim,
Bangladeş, Malezya, Cibuti, Togo, Azerbaycan, Filistin, Avusturya, Cezayir, İngiltere, Lübnan, Mısır, Moritanya, Ürdün, Maldivler ve Burkina Faso’dan gelen Ulusal İnsan Kurumları Başkan ve üyesi veya
akademisyen değerli konuklarımız,
Ülke içinden ve dışından tebliğ sunmak üzere aramıza katılan saygıdeğer hocalarım,
Saygıdeğer Katılımcılar ve Kıymetli Hazirun;

Sözlerimin başında, ülkemizin ve dünyanın farklı noktalarından büyük fedakarlıklarla programımıza iştirak ederek bizleri onurlandıran siz değerli katılımcıların ve de İstanbul’lu hemşerilerimizin her birine başta Kurul üyelerimiz olmak üzere tüm mesai arkadaşlarım adına teşekkür ediyor, şükranlarımı arz ediyorum.
Hem şahsım hem de Kurumum adına bu organizasyonun hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Sayın Bakanım, Kıymetli katılımcılar,
BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin Kabulü’nün 70. Yıldönümü vesilesiyle hazırlamış olduğumuz bu iki günlük programımızda üç ayrı etkinliği birlikte gerçekleştirmiş oluyoruz. Burada gerçekleştirdiğimiz ana etkinliğimiz olan Uluslararası Sempozyumumuzun başlığı “İnsanHaklarını Yeniden Düşünmek” olarak belirlenmiştir.
Birleşmiş Milletler’in 8 Mart 1999 tarihli “Evrensel Olarak Tanınan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Geliştirilmesi ve Korunmasında Bireylerin, Grupların ve Toplumsal Kuruluşların Hakları ve Sorumlulukları Üzerine Bildirge”sinin 7. maddesi şu şekildedir: “Herkes, bireysel olarak ve diğerleriyle birlikte, insan haklarına ilişkin yeni fikirler ve ilkeler geliştirme, bunları tartışma ve kabul edilebilirliklerini savunma haklarına sahiptir.” İnsan haklarını geliştirmek adına bu ilkeyi çok değerli buluyorum.
Buradan hareketle ifade etmek isterim ki, Yirminci yüzyıl, yoğun ihlallerin akabinde insan hakları mücadelesinin teorik ve pratik alanda kurumsallaşmaya başladığı bir dönem olmuştur. Evrensel ve bölgesel düzeylerde oluşturulan norm ve mekanizmalar ile insan haklarının korunması ve geliştirilmesine çalışılmıştır. Evrensel beyanname ile başlayan süreç, zaman içerisinde çok farklı alanlarda, farklı norm ve kurumların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Birleşmiş Milletler öncülüğünde yaygınlaşan ve ulusal insan hakları kurumları olarak nitelendirilen kurumlar, insanlığın hak temelli yolculuğunun 20 inci yüzyıl duraklarındandır. Bugün başkanı olarak hitap ettiğim Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu da, bu yapıların ulusal ayağını teşkil etmektedir.
Evrensel ve bölgesel düzeyde oluşturulan norm ve mekanizmaların insan haklarının korunması ve geliştirilmesi noktasında önemli katkılar sağladığı şüphesizdir. Bu durumun inkarı mümkün görünmemektedir.
Bu nedenle bu yapıların hakkını teslim etmek gerekmektedir. Bununla birlikte getirilen norm ve mekanizmaların kusursuz ve iyi işleyen mekanizmalar olmadığı da bir gerçektir. Siyasi, sosyal veya ekonomik nedenlerle getirilen bu norm ve mekanizmaların bazı noktalarda tıkandığı ya da bazı noktalarda ikircikli bir tavır takındığı görülmektedir. Bu durum bu norm ve mekanizmaların tıkanmasını ve bu yapıların toplumsal meşruiyetlerinin sorgulanmasını beraberinde getirmektedir. Özellikle insan haklarını en üst perdeden korumakla görevli ve yetkili yapıların takındığı tavır, dünyanın geri kalanı açısından toplumsal meşruiyetlerinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Günümüzde gelinen nokta itibariyle norm ve mekanizma açısından kurumsallaşan insan hakları felsefesinin tek orjinli olduğu görülmektedir. Bu orjin elbetteki batı dünyasıdır. Bugün dünyanın tamamına çeşitli vasıflarla ihraç edilen bu değerlerin tek orjinli olması, insan haklarının bazı devletler ve toplumlar açısından soyut kalmasına neden olmaktadır.
İnsan haklarında değer akışının sürekli olarak batıdan doğuya doğru olması, bir tepkiselliğe ve uyuşmazlığa neden olmaktadır. Bir devletin veya toplumun kendi bedenine biçtiği kıyafeti tüm dünyaya giydirip güzellemesini yapması, bu değerlerin benimsenmesini zorlaştırmaktadır.
Oysa olması gereken tek taraflı bir değer akışı değil, karşılıklı etkileşim ve kültürel göreceliliğin göz önünde tutulmasıdır. İnsan haklarının kişilerin uzun ve kaliteli yaşamasını temin etme genel misyonuna rağmen bugün için bu misyonu hakkıyla icra ettiğini söylemek olası değildir.
Hatta bazı coğrafyalarda bu misyondan uzaklaştığını ve tersine icraatlara giriştiğini görmekteyiz. Terör unsurlarının alenen desteklenmesi şüphesiz bunun en açık örneklerindendir. Zaman içerisinde de görülmüştür ki, insan hakları başta BM’deki
veto yetkili Güvenlik Konseyi üyeleri olmak üzere birçok devlet tarafından emperyal amaçlarla kullanılmıştır. İnsan haklarını koruyup gözetmekle sorumlu en büyük devletler en büyük terör örgütlerini destekler olmuştur. Önce, müdahale edilmek istenen yerlerde medya, istihbarat ve terör örgütleri vasıtasıyla insan hakları sorunları oluşturulmuş, daha sonra da insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılması bahanesiyle o devletlere müdahil olunmuştur. Aynı şekilde, insan hakları toplumların
inanç ve yaşam tarzlarını değiştirmek için kullanılan ideolojik bir araca dönüştürülmüştür. Bu sayede İslam ve İslam dünyası da insan hakları ideolojisinin kurbanı olmuştur. Maalesef ki, İslam dünyası refahı için tüm imkanlara sahip olmasına rağmen maddi ve manevi işgal altındadır. Toplumsal çözülmeye, savaşlara, iç çatışmalara, göçlere, soykırımlara, vahşetlere, açlık, sefalet, kan, gözyaşı ve ölüme mahkum edilmiştir. Burada hemen işaret etmek gerekir ki, Türkiye, Suriye İç Savaşının
başladığı 2011 yılından bu yana sınırlarına gelen bütün Suriyeli sığınmacılara sınırlarını tereddütsüz açmıştır. Her türlü siyasi saikten vareste, bu insani tutum, başlı başına insan haklarının korunması noktasında büyük bir adım mahiyetindedir. Sayıları 4 milyonları bulan Suriyelileri herhangi bir tereddüt göstermeden ülkeye kabul eden Türkiye’nin tavrı takdire şayandır. Halihazırda dünyanın 17 nci büyük ekonomisine sahip Türkiye, bütün ekonomik kısıtlılıklarına rağmen savaş ve iç çatışma mağduru Suriyeliler için kendisinden kat be kat daha zengin olan ülkelere göre çok daha büyük meblağları başta yaşam hakkı olmak üzere insan haklarının korunması amacıyla harcamaktan kaçınmamıştır. Son verilere göre Suriyeli sığınmacılar için yapılan harcama 32 milyar Amerikan Doları civarındadır. Aynı konuya ilişkin uluslararası kuruluşlardan
600 milyon dolar yardım yapılmıştır. AB’den de şu ana kadar fiilen verilen tutar 1,7 milyar avro düzeyindedir.
Hem kamplarda hem de şehirlerde yaşayan Suriyelilerin temel insani ihtiyaçların maksimum düzeyde karşılanması için yoğun çabalar sarfedilmektedir. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi birçok alanda pozitif ayrımcılığa varan uygulamalar dünya devletlerine örnek olabilecek mahiyettedir. Bu durum Kurumumuz tarafından yapılan ziyaretlerde de görülüp teyit edilmiştir. Ancak doğal olarak bu alanda da devlet politikasından bağımsız olarak halk arasında ayrımcı bazı olumsuzluklar
yaşanabilmektedir. Bu hususlarda da tedbirler alınması zarureti vardır.
Bu konuda iktidar kadar muhalefete de görev düşmektedir. Yine işaret etmek gerekir ki, dış destek olmadan gelişemeyecek
olan terör, çağımızın en büyük insan hakları sorunlarından bir tanesidir. Kendisi de bizzat insan hakları ihlali olan terör olgusu, başta yaşam hakkı olmak üzere birçok insan hakkı ihlalinin de esas nedenidir. Bugün Türkiye’nin uluslararası güçlerin desteği ve girişimi ile bir terör çemberine alınmak istendiğine şahitlik etmekteyiz. Ülkemizin hem vatandaşları hem de kendisine sığınan diğer mazlum insanların hak ve hukukunu koruma amacıyla giriştiği faaliyetler temel bir insan hakları savunusu olarak değerlendirilmelidir.
15 Temmuz gecesi halkın seçme ve seçilme hakkını gaspetmeye yönelik hain darbe girişimi de bu noktada hatırda tutulmalıdır. Türkiye’yi iç karışıklığa sürüklemek, milletin birlik ve beraberliğini parçalamak isteyenlerin desteklediği hain darbe girişimi temel insan haklarından en önemlisi olan yaşama hakkını da ortadan kaldıran bir vahamete ulaşmış, halkına ihanet eden darbeciler, elinde yalnızca bayrağıyla ihanete karşı duran sivillerin hayat hakkını acımasızca ellerinden almaktan kaçınmamışlardır. Hain FETÖ darbe teşebbüsü, gerek yurtta gerekse dünyada insan haklarına, hukuka ve demokrasiye sahip çıktığını iddia edenler için eşsiz bir samimiyet testi olmuştur. Vatandaşlarımız lafta değil özde insan haklarına sahip çıkmış, dünya insan hakları ve demokrasi tarihine örnek bir şeref levhası hediye etmişlerdir. 15 Temmuz insan haklarına sahip çıkışın sembolüdür. Aynı zamanda milletimizin yeniden dirilişinin mücadelesidir. Bu da göstermiştir ki, insan haklarını koruyup yüceltmek 5 devletin insafına bırakılamaz.

Bu durumda insan haklarını yeniden düşünmek ve tarihi bir sorumluluk üstlenmek hiç şüphesiz ki, başta bizlere olmak üzere yeryüzünün tüm sağduyulu insanlarına düşmektedir. Tarafı olduğumuz insan hakları sözleşmelerinin uygulanması ve insan haklarının korunup geliştirilmesi amacıyla kurulmuş olan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu da bu konuda üstüne düşen sorumluluğu yerine getirme arzusundadır. Bu sempozyum da bu arzumuzun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Sempozyumumuzda 12 si yurtdışından katılan akademisyen ve insan hakları savunucusu olmak üzere 27 değerli hocamız tarafından tebliğ sunulacaktır. Yoğun bir tempo ile devam edecek sempozyumun tebliğleri yazılı halde elimizde mevcut olup çok kısa zamanda web sitemizde yayınlanacak ve müteakiben kitap haline getirilerek kamuoyunun istifadesine
sunulacaktır.
Değerli Bakanım,
Saygıdeğer Katılımcılar,
Bu Uluslararası Sempozyumu Zirveye dönüştüren ikinci etkinliğimiz de, davetimize icabet eden Malezya, Bangladeş, Maldivler, Togo, Cibuti, Cezayir, Moritanya, Azerbaycan, Ürdün, Filistin Ulusal İnsan Hakları Kurumlarının Başkanları ve üst düzey temsilcisinin kendi ülkelerindeki çalışmalarını ve deneyimlerini paylaştıkları üçüncü oturum olacaktır. Bir insan hakları mekanizması olarak henüz yeni sayılabilecek İİT Bağımsız ve Daimi İnsan Hakları Komisyonunun daha önce Ekim ayında İstanbul’da gerçekleştirdiği Yıllık Seminerde Azerbaycan, Ürdün, Filistin, Afganistan, Fildişi Sahili, Cezayir, Maldivler, Sierra Leone ile bir araya gelinmiş, İslam dünyasını ilgilendiren hususlarda ortak hareket etme konusunda olumlu bir irade ortaya konulmuştu. Bu konudaki adımları gerek BM çatısı altındaki komite ve kuruluşların, gerekse İİT Bağımsız ve Daimi İnsan Hakları Komisyonunun desteğini alarak geliştirmeyi amaçlıyoruz.
Bu bağlamda, İİT Bağımsız ve Daimi İnsan Hakları Komisyonunun tanınıp bilinmesinin, karşılıklı işbirliğinin geliştirilmesinin ve işlevselliğinin arttırılmasının sivil toplumlarımız dahil tüm taraflar açısından önem arzettiğini düşünüyoruz. Yine bu bağlamda İİT Bağımsız ve Daimi İnsan Hakları Komisyonunun İcra Direktörü sayın Marghoob Saleem Butt programımıza davet edilmiş olup söz konusu özel oturumda “Yeni Bir İnsan Hakları Mekanizması Olarak İİT Bağımsız ve Daimi İnsan Hakları Komisyonu” başlıklı sunumunu yapacaktır.

Değerli Bakanım,
Saygıdeğer Katılımcılar,
Zirvemizin üçüncü etkinliği Milli Eğitim Bakanlığı’nın altyapı desteğiyle yurt çapında tüm ilkokul, ortaokul ve liselerde gerçekleştirdiğimiz resim, şiir ve kompozisyon yarışmasının ödül töreninin gerçekleştirilmesidir. “İnsan Haklarının Korunup Geliştirilmesi Bağlamında Anne, Baba ve Yaşlı Hakları” konulu yarışmamızın temel gerekçesi, kadim medeniyetimizin değer verdiği en temel insan haklarının başında yer alan ancak günümüzde ihmal edilen bu haklara ilişkin farkındalığı arttırmak, yeni yetişen nesillerimizin bu hakları sahiplenmelerine ve yaşam boyu sürdürmelerine katkı sağlamaktır. Yakın zamana kadar insan hakları teorisi ve uygulamaları devlet birey arasındaki dikey ilişki ekseninde geliştirilmiş, bireylerarası yatay ilişki boyutu ihmal edilmiştir. Bu ise birçok toplumsal sorunun doğmasına zemin hazırlamıştır. Halbuki, bizim inanç değerlerimize ve kadim medeniyetimize göre haklar bir bütündür, hiçbir hak ihmal edilemez. Başta yaratıcımız olmak üzere, görünür veya görünmez, canlı veya cansız tüm varlıkların üzerimizde hakları vardır, hiçbirinin hakkı ihmal edilemez. Bu hakların korunup geliştirilmesinde devletin ve ondan önce de bireylerin sorumlulukları bulunmaktadır. Bugünlerde unutulmaya yüz tutan anne, baba ve yaşlılarımızın hakları da bu haklar arasında önde gelen ve korunup geliştirilmesi gereken haklardır. Bu unutulduğu içindir ki, yaşlılarımız devletin sorumluluğuna terkedilmiş, artık huzurevlerimizin, yaşlı bakım evlerimizin sayıları binleri aşmıştır. Benzer şekilde yüzbinlerce insanımız da çocuk evlerini, gençlik destek merkezlerini, ceza infaz kurumlarını doldurur olmuştur. Boşanma oranları da rekor düzeylere gelmiştir. Hiç şüphesiz ki, insan hakları aktivistliği öncelikle anne babanın ve yaşlıların haklarına sahip çıkmakla başlar. Özel yaşamında anne, baba ve yaşlılarının, eşlerinin, çocuklarının, diğer aile bireylerinin, öğretmen, komşu ve akrabalarının, yoksulların, bekarların, dul ve yetimlerin, toplumun ve devletin haklarını dikkate almayan bireylerin toplumsal hayattaki insan hakları savunuculuğu büyük oranda sorgulanmayı gerektirir.
Günümüzde yaşlılık bütün dünyada insan hakları konusu olarak öne çıkmaya başlamıştır. Yaşlı hakları Birleşmiş Milletlerin, Ulusal İnsan Hakları Kurumlarının ve birçok Sivil Toplum Kuruluşunun insan hakları gündeminde yer almıştır. Yaşlı haklarının uluslararası sözleşmelerde daha güçlü bir şekilde vurgulanması ihtiyacı doğmuştur. Yeni kurulmuş olan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumumuzun görevlerinden birisi de ister kamu kurumları isterse özel veya tüzel kişiler tarafından
gerçekleştirilmiş olsun yaş temelli ayrımcılıkla mücadele etmek olarak belirlenmiştir.
Bu bağlamda Batı’da yaşlı hakları temelinde devletin sorumluluklarını genişletmeye çalışan insan hakları yaklaşımını biz kadim değerlerimiz ışığında daha da ileriye götürüyor ve bireylerin de kendi özellerinde sorumluluklarını ihmal etmemelerini önemsiyoruz. Bu yaklaşımımız çerçevesinde düzenlediğimiz ve birazdan birincilerine ödüllerini huzurlarınızda vereceğimiz yarışma daha ilk gününden takdir görmüş ve organize ettiğimiz yarışma dolayısıyla Kurumumuz Dünya Yaşlanma
Konseyi tarafından Dünya Sağlıklı Yaşlanma Ödülleri – İnsan Hakları Kategorisinde ödüle layık görülmüştür. Ödülümüzü inşallah bu hafta sonu Darülaceze’de gerçekleştirilecek olan programlarında kendilerinden teslim almış olacağız.
Saygıdeğer Bakanım,
Kıymetli Misafirlerimiz,
İnsan hakları eğitim ve uygulaması öncelikle ailede başlar. Anne baba haklarına sahip çıkılmadan yaşlı hakları korunup geliştirilemez. Aile de korunamaz. Evrensel Beyannamenin 16. maddesinin üçüncü fıkrası: “Aile, cemiyetin tabii ve temel unsurudur, cemiyet ve devlet tarafından korunmak hakkını haizdir.” şeklindedir. Görüldüğü üzere ailenin korunması önemli bir insan hakları konusudur ve sadece bireyin değil aynı zamanda hem cemiyetin hem de devletin sorumluluğundadır. Ne var ki, bugün dünyamızda çok büyük bir aile krizi yaşanmaktadır. Aile korunamamaktadır ve parçalanmaya devam etmektedir. Bana göre de diğer insan hakları sorunlarının ve toplumdaki suç oranlarının artmasının temelinde de bu husus bulunmaktadır. Ceza infaz kurumları, huzurevleri, çocuk evleri, gençlik destek merkezleri, kadın sığınma evleri gibi merkezlerin sayısının artması, aile içi şiddet, cinsel istismar, ensest ilişkiler, uyuşturucu bağımlılığı ve ticaretinin artışı, terör örgütlerine katılma, şiddete meyilli kamu görevlilerinin yetişmesi de ailenin huzursuzluk mekanı haline gelmesinin bir sonucudur. Aile toplumu suçtan korumak bir yana suç üretim merkezi haline gelmiştir. Aynı şekilde, çocukların sağlıklı aile ortamı dışında yetişmesi de toplumu sarsan bir diğer husustur. Bu nedenlerle buradan tekraren kuvvetle vurgulamak isterim ki, anne ve baba hakkı evrensel birer insan hakkıdır. Bu hakları devletimizin koruyup desteklemesi gerekmektedir. Yine bu haklar bütün dünyada özel bir korumaya kavuşturulmalıdır. Anne ve babalık özendirilmeli, anne, baba, eş, çocuk, genç ve yaşlıların karşılıklı hak ve sorumlulukları üzerine yoğunlaşılmalı, bu yönde eğitimlere ağırlık verilmeli, buradan hareketle aile korunup geliştirilmelidir. Çocuk haklarının yanında dede, nine ve torun hakları tekrar gündemimizde yer almalıdır. Dedeler, nineler ve torunlar huzurevlerinde değil, sıcak yuvalarında bir araya gelmelidir. Çocuklar boşanan büyükleriyle icra memuru aracılığıyla görüşmek zorunda kalmamalıdır. Gençler genç yaşlarında ceza infaz kurumlarında değil, eğitim kurumlarında geleceğin sorumluluğuna hazırlanmalıdır. Devlet bu konuda eğitimden sağlığa, sosyal güvenliğe, şehir ve konut planlamasına kadar her alanda gereken sorumlulukları üstlenmelidir.
Saygıdeğer Bakanım,
Değerli Katılımcılar,
Yeryüzünde eşitliği, hakkı ve adaleti sağlayacak güç devletimizde ve insanımızda mevcuttur. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu da insan haklarını koruyup geliştirmek, kadim medeniyetimizde var olan evrensel nitelikli değerlerimizi insanlığa kazandırmak azmindedir. Sözlerime burada son verirken, katılımları ile bizleri onurlandıran başta Sayın Bakanım olmak üzere tüm konuklarımıza katılımları için teşekkür ediyor, etkinliğimizin insan haklarının daha güçlü bir şekilde korunup güçlendirilmesine vesile olmasını temenni ediyor, saygılar sunuyorum.


Paylaş:
İşlem Sonucu