TİHEK Başkanı Süleyman Arslan’ın Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı Açılış Konuşması

15.11.2019

 

Sayın Sayıştay Başkanım,

Sayın TBMM İnsan Hakları İhlallerini İnceleme Komisyonu Başkanım,

Sayın Milletvekillerim,

Anayasa Mahkememizin ve Yargıtayımızın sayın Genel Sekreterleri,

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulumuzun, Adalet Bakanlığımızın, İçişleri Bakanlığımızın, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın, diğer kamu kurumlarımızın, üniversitelerimizin, Türkiye Barolar Birliğimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri,

Kıymetli Basın Mensupları,

Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler,

Kıymetli Hazirun,

Düzenlemiş olduğumuz, Şiddetin Önlenmesi Çalıştayı’na hoş geldiniz, onur verdiniz. Sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyduğumu belirterek, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

 

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Bugün, burada, toplumumuzun ve insanlığın karşı karşıya kaldığı şiddet olgusunu konuşmak, tartışmak, şiddetin ülkemizden ve dünyamızdan uzaklaşması, her bir insanımızın onurunun korunması, yaşadığımız mekânların sevgi, rahmet ve merhametle dolması için yapılabilecekleri bir kez daha düşünmek, tespit ve önerilerimizi kamuoyuyla, tüm insanlıkla paylaşmak üzere toplanmış bulunuyoruz.

Ana ve babasının hücrelerinde başlayan fiziki yolculuğunda insanın uğradığı her durağın, geçtiği her yolun, vardığı her noktanın, ilk yuvası olan ana rahmi gibi sevgi ve merhamet ocağı olması için neler yapabileceğimizi araştırmak için buradayız.

Başkalarının kusurlarını bulmaktan önce kendi kusur ve ihmallerimizi ortaya koymak, insanlığa sevgi, şefkat ve merhamet mücadelemizde nasıl yardımcı olabileceğimize dair fikirler üretmek niyetindeyiz.

Umarız ki, bu niyetimiz, bu amacımız gerçekleşir, insanlık davamızın başarıya ulaşması için önemli bir katkı sağlamış oluruz.

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Bugün aramızda bulunan çok kıymetli akademisyenlerimiz, bürokratlarımız, sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcileri ve uzmanlarımızla birlikte şiddet olgusunu, nedenlerini, boyutlarını ve etkilerini çeşitli yönleriyle ele alacağız. Şiddetin tezahüründe yaşanan değişimlere duyarlı bir şekilde, yeni bakış açıları çerçevesinde şiddetin önlenmesine katkı sunmaya çalışacağız.

Bizi toplum olarak şiddet sarmalına iten sebepleri, neyi, nasıl yaptığımızı ya da yapamadığımızı yeniden düşünmek zorundayız. Her şiddet olayına, failine ve mağduruna aynı duyarlılık ve hassasiyetle yaklaşıp yaklaşmadığımızı samimi olarak sorgulamak durumundayız.

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

İçinde yaşadığımız dünya, evde, eğitim hayatında, çalışma yaşamında, sosyal ve siyasal platformlarda sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik, psikolojik, sözlü, dijital ve sair şiddetin tüm boyutlarının ve çeşitlerinin yoğun şekilde yaşandığı bir dünyadır. Sözlü tacizden hayata kasta kadar her tür şiddet, yaygın bir şekilde yaşanmaktadır. Şiddet, insan haklarını ihlal ve tehdit etmekte; insan onuruna, yaşam hakkına, özgürlük ve güvenliğe, aile kurumuna ve özel hayata, toplumun geleceğine zarar vermektedir.

İnsanların yaşam haklarına, vücut bütünlüklerine, onuruna, inanç ve düşünce özgürlüğüne yönelen her insafsızca müdahale esasen bir şiddet unsuru barındırmaktadır. Toplumun bütün kesimlerini tehdit eden şiddet kimi ülkelerde ön yargı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yoluyla kurbanlarına yenilerini ekleyerek yayılmaktadır. Şiddet, her durum ve şartta, insanlar, kültürler, toplumlar, değerler ve inançlar arasında kavga, sürtüşme ve çatışma ortamı oluşturarak etki alanını genişletmektedir. Yeni Zelanda’da camileri ve Müslümanları hedef alan insanlık dışı saldırı hala vicdanlarımızı sızlatmaktadır. Son yıllarda özellikle batı dünyasında giderek yükselen İslam karşıtlığı, maalesef gerekli önlemler alınmadığı için hızla bir nefret hareketine ve şiddet davranışlarına dönüşmektedir. Dolayısıyla özellikle Müslümanlara yönelik sıkça yaşanan şiddet vakaları, bireysel ve istisnai olmaktan çıkarak bilinçli ve sistematik hale gelen şiddetin zalimane bir yüzüdür. Mescid-i Aksa başta olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde inanan insanlara yönelen şiddetin varlığı oldukça vahim bir tablodur ve bu durumu kabul etmek asla mümkün değildir.

Bu gerçekler karşısında, bütün kişi, kurum ve kuruluşların, her türlü şiddet karşısında gereken tepkiyi göstermesi; şiddetin mağduru kim olursa olsun konuya aynı hassasiyetle yaklaşması ve şiddetle mücadelede daha çok inisiyatif alması bugün dünden daha fazla önem taşımaktadır.

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Hiç şüphesiz ki, şiddetin en ağırı insanlığın en kutsal, en evrensel ve en temel hakkı olan yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelik olanıdır; yani hayata kasttır. Diğer bütün haklar yaşam hakkının varlığına bağlıdır.

Yaşam hakkı başta olmak üzere bütün temel hakların korunmasından ise, öncelikle devlet sorumludur.

Devlet, ülkesinde yaşayanların yaşam hakkını ve diğer temel hak ve hürriyetlerini korumakla yükümlü olduğu gibi egemenliği altındaki insanların, insan haklarına saygılı olarak yetişmelerini sağlayacak her türlü tedbiri almakla da yükümlüdür.

Bununla beraber, sadece devlet değil toplum ve toplumu oluşturan ilgili bütün özel ve tüzel kişiler de kendilerini ilgilendirdiği ölçüde insan haklarından sorumludur. 

Bir ülkede kişiler birbirinin hayatına son veriyorsa veya diğer haklarını ihlal ediyor, şiddet uyguluyor, onurlarını zedeliyorsa başkalarının haklarına saygıyı öğretemeyen aileler sorumludur.

Haklara saygıyı öğretemeyen, şiddeti bir sonraki nesle aktaran ve şiddet üreten bir eğitim sistemi sorumludur.

Şiddetin önlenmesi için gerekli düzenlemeleri yapamayan bir yasama erki iktidarı ve muhalefetiyle birlikte sorumludur.

Bu konuda gerekli önlemleri alamayan kolluk kuvvetleri ve yürütme gücü sorumludur.

Etkin soruşturma yapamayan ve adil cezalar veremeyen yargı sorumludur.

Şiddetin yayılmasına sebep olan medya ve toplum sorumludur.

 Şiddetin en önemli kaynaklarından biri olan terör örgütlerini gizli veya açık destekleyen, yaptıklarına ihmal suretiyle de olsa destek veren organizasyonlar ve devletler sorumludur.

Toplumu ahlaki dejenerasyona sürükleyip toplumun en temel birimi aileyi parçalamaya, bireyi acziyete düşürmeye çalışan adı ne olursa olsun tüm yapı ve organizasyonlar sorumludur. 

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Başarılı bir şekilde uygulanamasa da barış içinde yaşamamızı sağlamaya yönelik uluslararası sözleşmeler ve ulusal kanunlar şiddeti önlemeye yönelik önemli kazanımlar sağlamaktadır. Bununla birlikte, yaşanan gerçekler mevcut düzenlemelerin ve uygulamaların yeterli olmadığını, olumsuz yan etkilerinin bulunduğunu, yeni düzenlemelerin ve uygulamaların yürürlüğe konulması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Yaşanan şiddet olayları göstermektedir ki, şiddet belli bir alanda değil her alanda artmaktadır. Sadece erkekler değil, kadınlar da şiddete yönelmektedir. Şiddete sadece yetişkinler değil, gençler de artan oranda başvurmaktadır. Suça sürüklenen çocuk sayısı gün be gün artmaktadır. İnsanlar en ufak bir olayda şiddete yönelmektedir. İç huzursuzluğu dışa yansımaktadır. Bencillik ve narsizm artmıştır. Egolar, nefisler kontrol edilememektedir. İnsan benliğinin otokontrol mekanizmaları zayıflamaktadır. Otokontrolü, sağduyuyu sağlayacak maddi ve manevi eğitimler verilememekte veya yetersiz kalmaktadır.

Cinayet ve yaralama sayılarının yüksekliği, ceza infaz kurumlarının, çocuk evleri, gençlik destek merkezleri ve kadın konuk evleri, sığınma evleri gibi merkezlerin sayısının ve doluluk oranının artması, boşanma oranlarının yükselişi, aile içi şiddet, cinsel istismar, ensest ilişkiler, uyuşturucu bağımlılığı ve ticaretinin artışı, insan ticareti, çocukların terör örgütlerine kaçırılması veya terör örgütlerine katılması, şiddete meyilli kamu görevlilerinin yetişmesi de söz konusu şiddet olgusunun göstergeleridir.

Ülkemizde şiddet istatistiklerinin önemli bir oranda artışı söz konusudur. Ancak, şiddet sadece ülkemizde değil, tüm dünyada yaygındır. Hatta ülkemiz bir çok ülkeye kıyasla, iyi durumdadır. Bir çok ülke şiddet istatistiklerini vermemekte, şiddet istatistikleri sağlıklı bir şekilde alınamamaktadır.

Ancak elde edilen yaklaşık veriler birlikte değerlendirildiğinde, gerek dünyada gerekse ülkemizde yaygın bir şiddet sorununun bulunduğu, oranları farklı olsa da her iki cinsiyetin de şiddet mağduru olduğu ve her iki cinsiyetin de şiddet uygulayabildiği açıkça görülmektedir. Ülkemizde yüzlerce kadın cinayeti olduğu bir gerçektir. Ancak binlerce erkek cinayeti olduğu da bir gerçektir. Erkek cinayetlerinin önemli bir kısmı da aile meselelerine ilişkindir. Yüzlerce kadının cinayetini önemserken binlerce erkeğin cinayeti karşısında aynı duyarlılığı göstermemek ve gerekli tedbirleri almamak eşitlik anlayışına sığmaz. Kadınıyla erkeğiyle hepsi bizim canımızdır.  Burada merakı celbeden husus; daha önce şiddetin dışında tutulmaya çalışan kadınların yapılan bunca düzenlemeye rağmen niçin bu kadar şiddetin konusu veya mağduru olduğu hususudur. Daha ziyade ev dışında olan şiddet nasıl olmuş da evin içine de yönelmiştir? Töre ve namus cinayetleri dâhil olmak üzere 2002’de toplam 66 kadın cinayeti işlenmişken neden kadına karşı cinayet 2018’de 205 ila 440 arasında bir sayıya ulaşmıştır? Yapılan kanuni düzenlemelerin ev içi şiddeti frenlediği kabul edildiği durumda da sorulması gereken soru şudur: Ne olmuştur da 2001’deki evlenme sayısı ile 2018’deki evlenme sayısı aynı kalmasına karşın 91 bin 994 olan boşanma sayısı 2018’de anlaşmalı boşanmalar dâhil 240 bin 613’e ulaşmıştır? Sonuçta, boşanmalar aile içinde yaşanan çeşitli tür şiddetin dışa yansımasıdır. Boşanmayan ancak huzursuzluk yaşayan ailelerin varlığı da bir gerçektir. Bu şiddet ortamının en büyük mağduru olan çocukların suça sürüklenme riski de artmaktadır. Bu şartlarda, artık evlenmeden yaşamayı tercih edenlerin sayısının bilinmesi de önemli hale gelmiştir. Ailenin Korunması Hakkındaki Kanun niçin aileyi koruyamamaktadır? Niçin kişiler evlenmeye teşebbüs etmemekte veya evliliği sürdürememektedir? Neden aileyi sevgi, merhamet ve dayanışmayla sürdürebilecek nesiller azalmaktadır?

Edinilen istatistiklerden kadın cinayetlerinin kısmen durdurulduğu ve geriletildiği sonucuna varılsa da, öldürülen kadın sayısına oranla kat kat fazla erkeğin de ev içi şiddet veya başka gerekçelerle erkekler veya kadınlar tarafında katledildiği görülmektedir.  

Bu durumda sadece kadına karşı şiddetin değil –kadın erkek fark etmez– insanımıza yönelik şiddetin aynı önem verilerek birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Diğer yandan, Türkiye’de 2005 yılında 55 bin 870 olan tutuklu ve hükümlü sayısı 2019 yılında 280.000’e yaklaşmıştır.  Cezaevlerindeki kadın nüfus oranı da %4,3’e ulaşmıştır. 2018 yılında şüphelilerin cinsiyete göre oranı, %85,1’i erkek, %14,9’u kadın şeklinde oluşmuştur. Hüküm giyenler tarafından en çok işlenen suçlar ise hırsızlık, yaralama, icra iflas kanununa muhalefet, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, yağma, sahtecilik, tehdit ve öldürme suçları olmuştur.

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Görüldüğü üzere, şiddetin önlenmesi için sadece münferit olayların üzerine gidilerek veya cezalar arttırılarak bir sonuca ulaşılamamaktadır. Nitekim, kadın cinayetlerinde faillerin %16’sı cinayetten sonra kendisini öldürmekte, intihar etmektedir. Bu kişileri bu cinayetlere sevk eden saiklerin doğru belirlenmesi ve değerlendirilmesi son derece önemlidir. Kendisini öldürmeyi göze alacak kadar travma yaşayan bir kişiyi hiçbir ağır cezanın cinayetten döndüremeyeceği açıktır.

Bu nedenle, yaşanan şiddet olgusu acilen bütün yönleriyle ele alınmak zorundadır. Şiddete yol açan olgu ve etkenlerin ortadan kaldırılması için kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır.

Mevcut sözleşmeler ve kanunlar gözden geçirilmeli, uygulama hataları ortadan kaldırılmalı, şiddeti üreten kaynaklar kurutulmalıdır.

Çözümü sadece kanunda aramak yerine diğer normatif disiplinler de devreye sokulmalı, manevi değerlerimizden de istifade edilmelidir.

Farklılıkları ahenk zemini olmaktan çıkarıp çatışmaya dönüştüren sosyo-kültürel ortam gözden geçirilmelidir.

Şiddet araştırmaları yapılırken mağdur odaklı çalışılmakta, fail odaklı çalışma eksik bırakılmaktadır. Mağdur odaklı çalışmanın yanında fail odaklı çalışma da yapılmalı, fail odaklı bakış açısı da dikkate alınarak sorunların çözümüne katkı sağlanmalıdır.

Gelişmiş vicdan ve sağduyu sahibi, sevgi ve merhamet sahibi kişilerin yetişmesi için her türlü tedbir alınmalı, hiçbir tedbir ihmal edilmemelidir.

İnsan hakları sadece devletle birey arasındaki dikey ilişki ile sınırlı bir anlayış olmaktan çıkarılmalıdır. Bireyler arasındaki yatay ilişkilerin de insan haklarının vazgeçilmez bir boyutu olduğu zihinlere nakşedilmelidir.

Ahiret inancı olan vatandaşlarımıza, değil sadece insana yönelik şiddetin ve haksızlığın, bitki ve hayvanlara yönelik şiddetin de hesabının sorulacağı; aile fertlerinin veya başkaca kişilerin birbirine uyguladığı şiddetin hesabının sorulacağı bir günün olduğu hatırlatılmalıdır.

İnsan haklarının bir ahlak olduğu, bu bilinç içinde içselleştirilmesi gerektiği öğretilmeli ve insan hakları eğitim yoluyla bireysel yaşamda da uygulanabilir kılınmalıdır.

Aksi takdirde insan haklarının korunup geliştirilmesi ve şiddetin önlenmesi amacı bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.

 

Dikkat edilmelidir ki,

-Kadın veya erkek fark etmez- eşinin hakkını gözetmeyenler insan hakları savunucusu olamaz.

Şiddette cinsiyet ayrımcılığı yapanlar insan hakları savunucusu olamaz.

Annesinin hakkını gözetmeyenler insan hakları savunucusu olamaz.

Babasının hakkını gözetmeyenler insan hakları savunucusu olamaz.

Kardeşlerinin ve yakınlarının, evindeki genç veya yaşlı kişilerin, dede ve ninelerin veya engellilerin haklarını gözetmeyenler insan hakları savunucusu olamaz. 

Yüce insanın ilk yuvası olan ana rahmini döl yatağından ibaret görerek, artık kendine ait olmayan bir bedeni kendine aitmiş gibi görerek masum yavrusunun yaşam hakkını meşru mazeret olmaksızın sonlandıranlardan, o masum bedeni ve canı içki, uyuşturucu ve sair kötü gıdalarla engelli veya sağlıksız bir yaşama mahkûm edenlerden insan hakları savunucusu olamaz.

Aldığı ücreti hak etmeyen işçiden veya çalışanının hakkını vermeyen işverenden insan hakları savunucusu olamaz.

Masum ailesini gözyaşları içerisinde bırakıp topluma şiddet olarak dönen teröristten insan hakları savunucusu olamaz.

Annelerin çocuklarını kaçırıp terör örgütlerine katanlardan ve destekçilerinden veya tasvip edenlerden insan hakları savunucusu olamaz. Teröristleri destekleyen veya koruyan devlet ve organizasyonlar insan haklarını koruyamaz ve bu iddiaları kabul edilemez.

 

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Bu vesileyle, ifade etmek isterim ki, biz Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu olarak çalıştay logomuzda da vurguladığımız üzere, insan onurunu ve merhameti esas alıyor, bir bütün olarak insana yönelik şiddete karşı çıkıyoruz. Daha ötesi, hayvanlar ve bitkiler dâhil tüm canlılara, doğaya ve çevreye yönelik şiddete “hayır diyoruz. Kadına, erkeğe, yaşlıya, çocuğa, engelliye, hastaya, hayvana, doğaya sevgi, şefkat ve merhamet gerek; insan onurunu korumak gerek, şiddet yok sevgi var diyoruz. Kırma kimsenin kalbini yapacak ustası yok diyoruz. “Yaratılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü” diyoruz.

Biz kadın erkek cinsiyet ayrımcılığıyla da mücadele eden bir kurum olarak kime yönelik olursa olsun şiddetin her türlüsüne karşı çıkıyoruz. Cinsiyeti, ırkı, rengi, etnik kökeni, dili, dini, inancı, mezhebi, felsefi veya siyasi görüşü, medeni hali, yaşı, doğum durumu, sağlığı veya engellilik durumu ne olursa olsun her insan, onur bakımından eşit doğar. Bu nedenle, şiddette cinsiyet ayrımcılığına da hayır diyoruz.

Şiddette cinsiyet ayrımcılığı olmaz. Erkeğin kadına yönelik şiddetini de, kadının erkeğe yönelik şiddetini de, erkeğin erkeğe yönelik şiddetini de, kadının kadına yönelik şiddetini de reddediyoruz. Canlar arasında cinsiyet farkı gözetilmesini ayrımcılık olarak görüyoruz. Kadına karşı şiddet esasen erkeğe de yöneliktir. Erkeğe karşı şiddet de temelde kadına da yöneliktir. Zira, bir kadın öldürüldüğünde bir kocaya, bir babaya, bir çocuğa, bir ağabeye zarar verilmiş demektir. Aynı şekilde, bir erkek öldürüldüğünde bir kadının kocası, babası, oğlu veya kardeşi öldürülmüş demektir.  

Bu nedenle, kadına yönelik şiddet veya erkeğe yönelik şiddet tanımlamalarıyla kadın veya erkekler arasında düşmanlığın oluşturulmasına, ailelerin parçalanmasına yol açılmasına, cinsiyet husumetlerinin arttırılarak cinsiyet ayrımcılığının tırmandırılmasının yanlışlığına dikkat çekmek istiyoruz.

Anadolu’muzun büyük velilerinden Hacı Bektaş-i Veli kadın ve erkeğin eşdeğerde olduğunu ne güzel ifade etmiş:

“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde.”

Bu bakış açısıyla biz kadın ve erkeklerin birbirini destekleyerek yüceltmesini, güçlendirmesini, şiddetin yerini, sevgi, muhabbet ve merhametin doldurmasını arzuluyoruz. İnsanımızın cezaevlerinde, kadın sığınma evlerinde, çocuk yurtlarında, huzurevlerinde değil, kendi sıcak yuvalarında öz aileleriyle birlikte sevgi, şefkat ve merhametle kuşanmış olarak mutlu bir hayat sürmelerini temenni ve talep ediyoruz.

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Bizim kadim medeniyetimiz, ayrımcılık yapmaksızın, kâmil insan yetiştirmeyi amaç edinmiş, cinsiyetlerin yaşamda birlikteliğini, hak ve hukukta insan olmasını esas almış Ahmed-i Yesevi’lerin, Hacı Bektaş-ı Velilerin, Kadıncık Ana’ların, Hatun Anaların, Bacıyan-ı Rum’un, Mevlana’ların, yetmişiki  milleti eşit gören ve gönüller yapmanın davasını güden Yunus Emre’lerin, Hacı Bayram-ı Velilerin temsil ettiği sevgi ve merhamet medeniyetidir.

“Zehranın nutkunu dinleyin,

Ey erenler erler doğru söyleyin,

Biz doğurmadık mı beyan eyleyin,

Sizi irşad eden bu babaları” diyen Zehra Ana’ların medeniyetidir.

Zayıflara merhamet etmeyen, çocukları sevgisiz ve değersiz bırakıp geleceğe şiddet makinası hazırlayan, evliya değil de eşkıya yetiştiren kadın ve erkeklerin uygar / medeni bir dünya kurması veya sürdürmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, küreselleşen ve tek başına kurtuluşun imkânsız hale geldiği bir dünyada, gidilen yolun çıkmaz sokak olduğunu, buradan ne insanlığa ne kendilerine mutluluk çıkmayacağını söyleyen batılı düşünürlerin görüşlerinin eşliğinde, insanlığa kavramlarımızı yeniden hatırlatmalı ve geleneğin ihyası için bir teklif götürmeliyiz.

Hatırlatılacak kavramlardan birisi de “merhamet” tir. Ki, zaten “merhamet” kavramının Pozitif Psikoloji çevrelerinde gündeme gelme sıklığı artmaya başlamıştır.

Merhamet, Rahman’ın insan kalbinde yansımasının adıdır. Merhamet, doğrudan doğruya kalpten gelir ve bize bir kalbimiz olduğunu gösterir. Sevgide menfaat olabilir ama merhamette menfaat olmaz. Merhamet başlangıçta herkeste potansiyel olarak vardır, aile terbiyesiyle gelişip güçlenebilir ama kötü davranışlarla insan, merhametini yitirebilir. Merhametsiz kalp bir buz çölüne döner ve şiddet olarak tezahür eder. Merhamet olmadan adil olunamaz. Toplumdaki düzen sadece merhametten yoksun sert yasalarla sağlanamaz. Şiddet merhametsiz önlenemez. Şiddet faillerindeki kötü duyguların anlaşılıp kaldırılması için de merhamete ihtiyaç var. Şiddet mağdurlarının acısını dindirmek için faili cezalandırmak nasıl merhametin gereğiyse, şiddet faillerinin niçin bu şiddete düştüğünü anlamak ve kişileri şiddete yönlendiren ortamı ortadan kaldırmak da merhametin gereğidir. Üstad Necip Fazıl Reis Bey’e ne güzel söyletmiş: “Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana, günahtır kaplana!”

 

Saygıdeğer Konuklarımız, Değerli Katılımcılar,

Kadim medeniyetimiz ancak ve ancak bir merhamet medeniyetidir. Bugün başımıza menfi manada ne geldiyse bu merhamet medeniyeti idealimizden uzaklaşmanın sonucudur. Sevgi ve merhamet dolu insanı kâmil yetiştirme çalışmalarını geri planda tutmakla hata yapıyoruz. Bir an önce tüm dikkatimizi insan onurunun korunduğu, sevgi ve merhametin hâkim olduğu ilişkiler ve merhametli nesiller için çabalamaya hasretmemiz şarttır. Örgün ve yaygın eğitim sistemimiz Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Mevlana gönüllü insanları yetiştirecek şekilde yeniden yapılandırılmalı, yeni nesillerimiz dünyayı şiddet yerine sevgi ve merhamet ile doldurmalıdır.

Bu düşüncelerle, Kurumumuz toplumda yaşanan şiddet olgusunu bir bütün olarak ele almayı tercih etmiş ve şiddetin önlenmesi için yapılacak çalışmalara katkı sağlamak amacıyla bu çalıştayı düzenlemiş bulunmaktadır. Umarım ki, bu çalıştayın esasen toplumumuzda var olan sevgi, şefkat, merhamet, rahmet ve bereketin artarak devamına, insanımızın zillete düşmekten korunup onurlu bir hayat sürmesine önemli bir etki ve katkısı olur. Toplumumuz medeniyet tarihimiz boyunca anıldığı gibi sevgi, şefkat ve merhametle anılmaya çok daha güçlü bir şekilde devam eder.  

Bu vesileyle, bu çalıştayın gerçekleştirilmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Çalıştayımızın şiddetten uzak, huzurlu ve adil bir hayatın inşasına, şiddet toplumundan merhamet toplumuna adım atmamıza vesile olmasını diliyor, hepinize tekrar hoş geldiniz diyor, saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

                              

Süleyman ARSLAN

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Başkanı


Paylaş:
İşlem Sonucu